17
Mart

"Batmıştır yüreğime ve hasreti her daim canımı acıtır..."

17 Mart 2014 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

 

Gözüne sürme çeker. Bir saat evvel yediği o yeşil kırma zeytinin renginden farksızdır gözleri. Açar, kapar defalarca. Akan gözyaşını siler sürmeye inat. On beş dakikada, konuşan gözler çizer yüzüne ama bilmez ki onlar boyanmadan da konuşurlar her gördüğüyle.

 

Jehan Barbur

Sabahın dördünde bir çalar saatin sinir bozucu sesi olmaksızın, kendi iç saatiyle, doğalıyla gözlerini güne aralar. Uzun yıllardır tek başına uyuduğu ve uyandığı çok yastıklı yatağında, iki yastığı köpeğine ayırmıştır. Ekmek rengindeki sıcacık köpeğine... Uyanır uyanmaz çatı katındaki evinin koridorunu, uyku mahmurluğuna rağmen düşürmediği omuzlarıyla, ipek sabahlığıyla arşınlar ve büyük evin küçük mutfağına, kendi dünyasına ulaşır. O kocaman evin en yaşanılır yeri mutfağı, ekmek tahtası, bilenmiş bıçakları, sessizliğinden az sonra uyanacak olan ama sabahın ilk saatlerinde hala uyumaya izinli, istiflenmiş tencereleridir. Geceden kurulmuş minik kahvaltı sofrasının üzerine, tabaklar tozlanmasın diye örtülmüş tülbenti çeker, buzdolabından yeşil kırma zeytinleri, süzme yoğurdu, tel peyniri çıkarır; ekmeklerini keser, ekmeklerini kızartır ve kokularıyla evi tütsüler. Ev huzura uyanır. Ev ancak bu kokuyla uyanır. Ahşap çatısı, ahşap duvarları genleşir, gerilir, küçük bir çıtırtının ardına gizlenerek “Günaydın” derler; o anlar. Cezvesi, uzun kaşığı, mutfak tezgâhında onu dün geceden beri beklemektedir.  Çifte kavrulmuş Türk kahvesinden bir dolu kaşığı, yarısını bilek gücüyle kırdığı bir buçuk küp şekeri cezveye boca eder, iki taşım kaynatır. Evin ikinci huzur vakti başlamıştır. Dağılan kızarmış ekmek kokusunun yerini artık kavrulmuş kahve kokusu alır. Bu sabah demektir işte. 

Omuzları geriden gelir, sabahlığını, açık bıraktığı mutfak camından gelen esinti üfürür. O, pencere güvercini Boncuk’a gülümsemesiyle usul bir selam bırakır ve loş koridoru geçip uyku kokan odasına geri gelir. Kahvesini yudumlarken ilk sigarasını yakar. Panjurlarını yavaştan aralar ve son yarım saatlik uykusuna dalar. Yine çalmayan bir çalar saat onu uzun yıllardır olduğu gibi kendiliğinden uyandırır yeniden; bu kez sabahın beş buçuğudur.  Banyosuna girer, şifonyerin önünde duran tabureye zarafetle oturur, bacak bacak üstüne atar. Kemikli diz kapakları, geceliğinden aralanır; asaletlidirler. Aynanın önüne dizdiği makyaj malzemelerinden, önce göz farını çıkarır. Eliyle şöyle bir tozlandırdıktan sonra, fırçayla gözlerini boyar, bir resmi boyar gibi, incelikle. Üzerinde köhl yazan cam şişeye ince demir bir çubuk sokar. Gözüne sürme çeker. Bir saat evvel yediği o yeşil kırma zeytinin renginden farksızdır gözleri. Açar, kapar defalarca. Akan gözyaşını siler sürmeye inat. On beş dakikada, konuşan gözler çizer yüzüne ama bilmez ki onlar boyanmadan da konuşurlar her gördüğüyle. Kocaman gözleri vardır artık, uzun kirpikleri… Kalan kahvesine son bir sigara eşlik eder. Sonra yan odaya geçer ve en güzel kıyafetlerini seçer. Bir gün önce giydiğinden, bir sonraki gün giyeceğinden farklı kıyafetler. Özenir. Renkli pabuçlar, tokalı bir kemer, işli bir ceket, mis kokan ütülü bir gömlek, kadife pantolon… Kokular sürünür, giyinir, saçını tarar, köpeğini sever. Otuz beş yıldır yanında çalışan evdeki yardımcısı uyanmıştır. Ona gün için kısa talimatlar verir. Ağır çantasını alır, arabasının anahtarlarını elinde şıklatır, mağrur tavrıyla evden çıkar. On altı yaşında işe başladığı ama artık sadece sabah çayını içip e-postalarını kontrol ettiği, gazetelerini okuduğu, aile yadigârı ofise gider. Sabah saat yedi buçuktur. Kimse yoktur ofiste. Koca yazıhaneyi kendi anahtarıyla açar, odasına ilişir. Gazetelerini okumaya başladığında Emine Hanım gelmiştir. Demli bir çay bırakır masasına. O, bir sigara daha yakar. Uzağında yaşayan kızının fotoğraflarına bakar sanal sayfalardan. E-postalarını okur, eski arkadaşlarıyla haberleşir. Yirmi yıldır çalıştırdığı kafenin eksik malzemelerini bir kâğıda yazar. O kafe, el emeği göz nurudur. Duvardaki taşına kadar kendi tasarlamış, karakalem resim çizer gibi içini döşemiş, yıllar içinde öğrendiği aşçılığıyla yemeklerini oya gibi işlemiş, sepete koyduğu ekmeğe kadar her şeyini kendi pişirmiştir. Bir sayfalık menüsü artık yirmi sayfalıktır. Her sabah, yeni tariflerin peşine düşer, notlar alır, insanlara tat ile haz verebilmenin yollarını aramaktan asla vazgeçmemiştir. Eskiden bir çiçekçi dükkânı olan mekânı artık insanları çiçekle değil, yemekle, lezzetle mutlu etmektedir. Bir liman şehrinin, sığınılası evidir. Her gelen şaşırır gördüğü güzellik karşısında. “Kim yapıyordur bu yemekleri?” Herkesin dilindeki sorudur. O ise kendini pek göstermez.  

Sabah 09:15 gibi yazıhaneden çıkar, manava, bakkala, kasaba uğrar; eksikleri tamamlar. Var gücüyle torbaları yüklenir ve evine, mutfağına döner. İki saatlik yarışı başlamıştır. En taze haliyle servis edilecek ikramları hazırlar. Yemeklerin bir kısmını, garnitürleri pişirmeye koyulur. Üzerinde güzel kıyafetlerini saklayan önlüğüne yekeler, yağlar sıçratarak şevkle çalışır. 11:30 gibi kafesine doğru yola koyulur. Hızlı hızlı… Her şeyi hızlı hızlıdır onun.  Yürüyüşü, yemek pişirişi, yaşayışı, hüznü, neşesi…  Ağız tadıyla yaşadığı en özel zamanı sabahlarıdır. Onun dışında her şey bir koşturma, yarış, yetiştirme telaşıdır. Kafede, yaklaşık üç saat boyunca mutfaktan çıkmaz. Gelen misafirlerine resimler çizer yine renk renk. Gelenler yine ve her defasında şaşırır. Hem yemeklere, hem lezzete hem tabaklardaki sunuma… Sonra koştur koştur yine çarşıya çıkar. Eksikleri tamamlar. Evine gelir. Akşam saat altıya kadar eksilen yemekleri pişirir. Üzerinde önlüğü, yüzünde tazelenmiş makyajı, evin hasret duyduğu kızarmış ekmek kokusuyla. Kızını arar verdiği molalarda; ya da kızı onu arıyorsa ve işine ara verebilecek gibiyse o an moladır, değilse izin ister nezaketle koca kızından, sonra arayacaktır.

Saat 18:00… Bir kadeh viskidir. Kana, sıhhate, sağlığa iyi gelir. Her gece olduğu gibi, sıcacık bir duştan sonra, tek başına da olsa yenecek leziz bir akşam yemeğinden önce, bir kadeh viski.  O sıra birkaç telefon konuşması. Kızıyla, uzaktaki arkadaşlarıyla... Biraz kahkaha, bazen içe döktüğü gözyaşı.  Küçük bir yemek masasında mütevazı bir akşam yemeğidir sırada... Yeşil salata, hafif bir ana yemek, hep kendi elinden çıkan lezzet. Hızla yenir yemek, yorgunluk vardır ve hızla odasına, inzivaya çekilesi, ekmek renkli köpeğiyle. Elinde kızarmış bir ekmek saklar her gece olduğu gibi, ödül niyetine, on yıllık köpeğine. Arada bir kızının odasındaki yatağın üzerine küçük hediyeler bırakır. Geleceği güne, onu mutlu edeceğini düşündüğü sürprizler. Sahi, ne zaman gelebilecektir?  Yakında, illa ki yakında… Çok ara vermez o, bilir.

Televizyona dalar, filmler, renkli yüzler, biraz gürültü derken sabaha kadar açık duran kutunun sesiyle uyur. Sonra rüyalar… Bak onu bilemem. Neler görür, neler hatırlar, neleri özler yahut özlemez bilemem. O kadın, yaşam sanatının yaşam azminin, timsalidir küçük bir şehirde. Onu gören önce gözlerine bakar. Girdiği yeri aydınlatır, farkında mıdır? “Niye herkes bana bakıyor?” telaşesini elden bırakmaz. Ama bilmez ki, ona bakmamak mümkün müdür? Gönlü, yüreği şefkat ve hayatla dolu bu küçük ama dev kadın benim hayatımın kıymığıdır. Her an ne yaptığını yazar aklım, bilir yüreğim. Bu oda, bu ev, bu mutfak bu sokaklar İskenderun; bu büyük hanımefendi annemdir. Hayatımın kıymığıdır. Batmıştır yüreğime ve hasreti her daim canımı acıtır. Ben ne öğrendiysem, o telaşlı adımlarından, o ışık dolu gözlerinden, hayatı yaşama azminden öğrenmişimdir ya, onun kadarını becerememişimdir. Her anne kadar özeldir belki, ama tanıdığım onca kadının ötesindedir. Sessizce şunu der durur o kıymık yüreğimde:

“Kızım, hayat devam ediyor; haydi kalk!”

“Anne ben bazen kalkamıyorum, ama seni izliyorum; gıptayla!” 

Jehan Barbur'un daha önceki yazılarını okumak için;

"Birleştir Birleştirebilirsen..."

'Sevgili Okur'... Sana bunları anlatmaya ihtiyacım var..."

"Etraf Ne Desin?"

"Ya Bugün Sonsa?"

"Başkasının Hikayesi"

"Vapurla Fayton Arası Bir Yerde..."

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri