15
Mart

Hakan Gerçek ile Söyleşi

15 Mart 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

“Nefretin ve kıyımcılığın insanların yüreklerini denetlemeyeceği bir zamanın geleceğini iddia ediyorum. Bir gün gelecek, mantıkla ve akıl yürütmeyle her türlü yaşamın korunmaya değer olduğunu anlayacağız. Ve göreceğiz ki, merhamet insanoğlunun gösterebileceği en yüce duygudur.”

                                                                                                                              Clarence Darrow- İnsan Hakları Savunucusu

 

Söyleşi - Işıl Gerek

Hukuk ve adalet kavramları başta olmak üzere insanca ve özgürce yaşamaya dair inançlarımızı kaybetme noktasına geldiğimiz, havanın kurşun gibi ağır olduğu bu günlerde, sanatla şifa bulmaya çalışırken karşımıza çıkıyor Clarence Darrow. Hakan Gerçek’in 2008 yılında kurduğu, yaşanmış öyküler ve portrelerin ağırlıklı olduğu bir repertuvarı olan Tiyatro Gerçek’in en yeni oyunu Savunma, David Rintels’ın, yaşamöyküleriyle tanınan yazar Irving Stone’un Clarence Darrow biyografisinden esinle sahneye uyarlanmış. 1857- 1938 yılları arasında yaşayan, girdiği her dava ile ABD’nin hukuk tarihinde iz bırakan, başarılı bir avukat ve insan hakları savunucusu Darrow’un öyküsünü anlatan oyunu Türkiye’de ilk kez Müşfik Kenter 12 Eylül askeri darbesinden sonra sahneliyor. O zamanlar Müşfik Kenter’in asistanlığını yapan Hakan Gerçek, 30 yıl sonra canlandırdığı Clarence Darrow karakteriyle yalanlarına ve çıkarlarına hukuku alet eden iktidarları, ‘öteki olanların zor zamanlar geçirdiği süreci’,  masum insanların özgürlüklerini elinden alan uygulamaları çarpıcı bir performans ve gerçeklikle bir kere daha gözler önüne seriyor. Hakan Gerçek ile sohbetimizde sanatın iyileştirici gücünden faydalanarak bu ağır havayı bir nebze dağıtmaya çalıştık.

Tiyatro Gerçek’in adıyla başlayalım. Birçok kişi tiyatronun sizin soyadınız yüzünden bu adı taşıdığını düşünüyor. Ama ardında bambaşka bir neden var, öyle değil mi?

Şöyle başlayabilirim, soyadım Gerçek olmasaydı da tiyatronun adı Gerçek olacaktı. Bu bizim gerçek öyküler ve gerçek hikâyeler diye başladığımız bir yolculuk. Ağırlıklı olarak biyografilere ve portrelere yer veriyoruz. Tiyatro Gerçek’in web sitesinde bizi tanıtan kısımda da vardır, bizim çıkış noktamız tamamen gerçek hikâyeler. Hatta Kafka’nın bir sözü vardır, “Sanatımız, gözümüzün gerçekle kamaşmasıdır” diye, bu da bizim bir çıkış noktamız oldu. O nedenle sadece soyadıma bağlanmıyor ama soyadımın Gerçek olması da güzel bir tesadüf oldu. Ne mutlu ki babam bana çok anlamlı ve onurlu bir soyadı bıraktı. Başta bunu sürekli açıklamak zorunda kalıyordum, hatta sosyal medyada bunu eleştiren bazı söylemler de oldu. Ama Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Kenter Tiyatrosu ve bunlar gibi birçok tiyatroyu sayabiliriz, soyadını onurla ve tiyatroyla yaşatan. Biz de onlardan biri olduğumuz için çok mutluyuz tabii ki.

Tiyatro Gerçek’te gerçek hikâyelerden yola çıkılıyor dedik. Savunma da, Clarence Darrow isimli bir avukatın biyografisinden esinlenerek sahneye uyarlanmış. Darrow, idam cezasına, içki yasağına, Milletler Cemiyeti gibi oluşumlara karşı çıkan, ifade özgürlüğünü savunan bir avukat. Onu biraz da sizden dinleyelim mi? Darrow’u bize nasıl anlatırsınız?

Bir kere çok entelektüel bir adam. Bundan 100 sene önce tamamen insanı ve insan haklarını merkeze alarak yaşamını sürdürüyor. Sadece bir avukat değil, çağının entelektüeli. Hatta şöyle bir noktaya geliyor, oyunda da geçiyor, üstün insan meselesi. Verilen onca idam cezasını şöyle açıklıyor; üstün insan olduklarına inandıkları için bu kadar kolay ölüm cezası verebiliyorlar, diyor. Ve o insanları toplumun bu hale getirdiğini söylüyor. O zaman üniversitelerde Nietzsche okutmayın, diyor; okutmayın ki onlar da bu insanları öldürmesin. Tabii bunu idam ile yargılanan insanları ipten almak için de söylüyor ki bu da onun ne kadar zeki bir adam olduğunu gösteriyor. Yani ne diyor, sistem öyle bir sistem ki sizin sisteminiz yüzünden bu insanlar katil de oluyorlar, adam da öldürüyorlar. Ama onları idam ederseniz aynı şeyi siz onlara yapmış olursunuz. Yine oyunda da geçiyor: “Hiçbir katili savunmaktan çekinmedim, hiç değilse devlet eliyle işlenecek ikinci bir cinayete engel olmaya çalışıyordum.” Uğraştığı konular o döneme göre çok ilginç, mesela ırkçılık, din, sendikalar, işçi davaları ve çocuk işçiler… O zaman bu konuları dile getirebilmek büyük mesele…

Peki, bugün yaşasaydı?

Tabii bugün yaşasaydı onun adına üzülürdüm çünkü sesini bile çıkarttırmazlardı diye düşünüyorum. Hele de Türkiye’de. Mesela buraya hukuk öğrencileri geliyor, bu beni inanılmaz mutlu ediyor. Biz mesleğimize nasıl bakmamız gerektiğini anladık, diyorlar. O zaman yaşanan tüm bu süreçler şimdi birilerine örnek oluyor. Yani Clarence Darrow’u birkaç kelime ile anlatmak istersem, çok önemli bir insan hakları savunucusu ve çağının entelektüeli derim.

1800’lü yılların sonunda, 1900’lerin başında yaşamış bir avukattan bahsediyoruz. Ve bu oyunu 30 yıl önce Müşfik Kenter de sahneliyor. Şimdi bir kere de sizin yorumunuzla izleyiciyle buluşuyor. Güncele bu kadar hitap ediyor olması metnin başarısı mı, yoksa insanlığın hukuk ve adalet sistemini geliştirememekteki başarısızlığı mı?

Güncelin başarısı. Ben hep ne yazık ki diyorum, ne yazık ki bu oyun günümüze çok hitap ediyor. Keşke biz bunu Clarence Darrow’un anıları olarak izleseydik ve dinleseydik.  Bak o dönemde bunlar olmuş, neyse ki şimdi böyle şeyler yaşanmıyor diyerek. Oysa şimdi seyirci bunu izledikten sonra aynı günümüzde olanlar diyor. Ben bu oyunu iki sene önce düşünmüştüm ama hazırlıklarını ancak tamamladık, biraz demlendi. Ama iki sene önce bile bu kadar değildi, gündemle bu kadar örtüşmüyordu. Bu kadar hukuksuzluk yoktu ortada. Yani gündem bizim bu oyunumuza bir anlamda yardım etti. Ve oyunda sarf ettiğimiz her cümle gerçek olmaya başladı. Oyuna baktığınız zaman yaşanan acıların ne kadar büyük olduğunu fark ediyorsunuz. İşte ırkçılık ve sendikalar konusunda neler yaşandığı ortada, çok ağır darbeler, çok zor süreçler. Bir şekilde dünyadaki adaletsizlik sürüyor, her yerde. Ama birçok ülke bu yaşananlardan ders alıyor. Ama bizim için bu süreç henüz tamamlanmadı diye düşünüyorum, bizim biraz daha zamana ihtiyacımız var. Tabii bunun gerçekleşmesi için tek bir koşul var; eğitim ve insan hakları. Bazen o ülkelerin eriştikleri noktaya ulaşamayacağız diye bir endişeye kapılıyorum. O nedenle ilk olarak eğitim sisteminin ivedilikle başka türlü ele alınması gerekiyor. Ben şuna inanıyorum. Dünya üzerinde ideoloji denen şeyler, insanların fikirleri çok kıymetlidir ama insanı merkeze koymadığınız sürece hiçbir şey adaletli olmaz. Yani hiç kimse kimseden üstün değildir. Herkes yasalar önünde eşittir. Bu nedenle insan odaklı toplum kurmadığınız sürece hiçbir noktaya ulaşamazsınız. Ve hemen şuna bağlayayım, bizi idare edenlerin tek bir görevi vardır; yaşadığımız toplum içinde bize maddi ve manevi anlamda iyi ve yaşanabilir koşullar sağlamak. Biz onları bu yüzden seçeriz. Onun haricinde yaptıkları şeyler başka bir kirliliğe girer ki bence biz bugün Türkiye’de bu kirliliği yaşıyoruz. Baktığınız zaman Darrow’un zamanında yaşanan şeyler, aynı komplolar, aynı kurgular.

Ve hemen bir cümle çok dikkatimi çekti oyunda. Darrow diyor ki: “Bilimde ve matematikte dünya tamamen değişti, ama hukuk kurulları zamana ve sonsuzluğa meydan okur gibi kaskatı kaldı.”

Evet, bilim gelişti, din bile gelişti ama hukuk gelişmedi diyor. Şöyle de bir cümle var. Hukuk bilimsel verilere bağlılık gerektirir, diyor Clarence Darrow. Belki de biz işin bu bilimsel tarafını, Clarence Darrow’un koyduğu o insan faktörünü çok unutuyoruz ve atlıyoruz. Yasalar, gelen idarecilerin işine geldiği gibi çıkartıldığı için ve bunlar da temel insan hak ve özgürlüklerine ket vurduğu ve tamamen çıkarlar doğrultusunda oluşturulduğu için bizdeki kurallar, yasalar maalesef gelişmiyor ve kaskatı kalıyor. Yani insanın gelişmesine, eğitilmesine ve özgürleşmesine fayda sağlamayan yasalarla sınırlandığımız için, bazı şeyler bir türlü gelişemiyor ve dolayısıyla hukuk kuralları da kaskatı kalıyor. Tabii, bu kuralların hangi amaçlarla kullanıldığı da önemli. Siz insanların tamamen özgür olması, eşit bir yaşam sürmesi için mi bu kuralları değiştiriyorsunuz yoksa kendi çıkarlarınız için mi? Zaten o noktada bunun adı başka bir şey oluyor, diktatörlük oluyor. Clarence Darrow, yüz yıl öncesinde bunu ortaya koyuyor. Hatta dedin ya, Müşfik Kenter bunu 30 yıl önce oynadı, 12 Eylül askeri darbesinden sonra. Ben otuz küsur sene sonra oynuyorum. O zaman da bu oyun çok ses getirdi ve bugün ben oynarken de çok ses getiriyor. Bu ne demek oluyor? Demek ki otuz senede Türkiye’de hukuk hiç gelişmedi.

Oyunda işlenen düşünce özgürlüklerinin kısıtlanması, yolsuzluklar, iktidarların uyguladığı yöntemler gibi konular gerçekten günümüzde yaşananlarla birebir örtüşüyor. Adalet ve hukuk sistemini sorguladığımız bu günlerde yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yani gerçekten ne diyebilirim ki… Çok vahim, çok ürkütücü, çirkin… Göz göre göre bunlar nasıl yaşanıyor gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. İstediğiniz kadar televizyonları, gazeteleri yasaklayın. Bu çağ artık öyle bir çağ ki internet var, sosyal medya var. Bu kirli oyunların bu çağa yetişmesi mümkün değil. Bizler, şu an için toplumun az denilebilecek bir kısmı olsak da, olanları görüyoruz ve her şeyin farkındayız. Yani siz, kendi işinize geldiği gibi bir toplumu yönetemezsiniz. O zaman bunun adı hak hukuk olmuyor, bu başka bir şey oluyor. Bunun karşılığı bütün sözlüklerde yazıyor. Yani ben de bir babayım ve çocuğum adına üzülüyor ve endişe duyuyorum. Ama bir yandan da gençleri gördükçe çok umutlanıyorum.

Geleceğe dair umutlarımızı kaybetme noktasına geldiğimiz, her gün ‘acaba bugün ne olacak’ dediğimiz bu dönemde inancımızı korumamızı sağlayan belki de en önemli unsur sanat. Ama tabii sanat da bu yaşananlardan nasibini alıyor. Sanata olan müdahaleyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Evet, hukuk falan diyorum ama benim bu konuda bilmediğim şeyler elbette vardır. Ama kendi mesleğimle ilgili gerçekten derin endişe taşıyorum. Siz sanat kurumlarını, devlet tiyatrolarını ortadan kaldırıyorsunuz, böyle bir zihniyet olabilir mi? Üstelik bu konuda hiçbir bilginiz yok. Nasıl yok? Tutturmuşlar bir söz, dünyada devlet tiyatrosu yok diye… Nasıl olmaz efendim, var. Bu düzenlemeleri yapmak için oluşturdukları kurul bir defa baştan yanlış. Kurulun içinde kaç tane hükümet yetkilisi var, kaç tane sanatçı, akademisyen, bilim adamı var? Yok ki… Yani artık her yerde, her alanda, hükümet yetkilileri çoğaltılarak kararlar alınıyor ve uygulanıyor. Ama olmaz ki… Bu toplum o zaman demokratik ve çağdaş bir toplum olmaz ki. Ayrıca bu sizin anladığınız bir konu değil. Her şeyi siz bilmek zorunda değilsiniz. Dolayısıyla anlamadığınız şeyler konusunda o kurullara adam sokamazsınız. Tiyatrodan korkuyor, edebiyattan korkuyor, heykeli zaten sevmiyor! (Gülüşmeler) Sadece sanat da değil. Eğitim konusunda atılan adımlarda da aynı şeyler geçerli. Dört artı dört sistemine geçilirken o kurullarda kaç tane akademisyen, pedagog, eğitimci yer aldı? Tıp konusunda keza yine öyle. Yani her şeyi ben biliyorum ile yürümez bu. Dolayısıyla tüm bu yaşananlardan büyük endişe ve üzüntü duyuyorum.

Her seferinde sözün bittiği yer diyoruz ama bakalım… Biraz da şiir konuşalım mı? Şiir dinletileri, İstanbul’daki şiir festivalleri deyince akla ilk gelen isimlerden birisiniz. Birçok şairin şiirlerini seslendirdiniz ama Cemal Süreya şiirleri denince birçok kişi Hakan Gerçek diyor. Burada sahnelediğiniz Üstü Kalsın’ın da payı büyük olmalı.

Bunun müsebbibi Atilla Birkiye’dir. (Gülüşmeler) Şiiri tabii ki seviyorum da şiir okumak çok zordur, şarkı söylemek gibi. Herkesin kafasında o şaire dair bir müzik, melodi vardır çünkü. Siz çıkıp bunu sahnede okumaya kalktığınız zaman buna katılan da olur katılmayan da olur, seven de olur sevmeyen de olur. Ama bir süre sonra şiir okuyan oyuncu diye anılmak biraz rahatsız edici. Bizim konservatuar yıllarında, şehir hatları vapurunda şiir yazan şair diye bir adam dolaşırdı, elinde çantası vardı ve üzerinde aynen böyle yazardı. (Gülüşmeler) Çok matrak, ben de bir süre sonra ona dönmeye başladım. Ama yok yani… Evet, ben şiir okumayı seviyorum, bir de İş Sanat’ta on küsur yıldır devam eden bir şiir dinletileri serisi var. İnsanlar da çok ilgi gösteriyorlar, insanların şiire olan yakınlığı beni de mutlu ediyor. Üstü Kalsın için de ben kaşındım, Atilla’ya hadi yapalım diye ben ısrar ettim. Özellikle gençlerin Cemal Süreya sevgisini anlatamam. Ve şöyle söyleyeyim, Cemal Süreya kadar iyi bir partner bulamazdım. Ben çok şanslıyım, benim hep çok güzel partnerlerim var. Van Gogh, Clarence Darrow, bunlar çok özel ve güzel partnerler… O kadar etkililer ki, ben onlardan aldığım güçle yola çıkıyorum.

Tam bu noktada şunu sormak isterim. Gerçekten o kadar önemli isimler ki… Sahnede onların portrelerini çizmek zor olmuyor mu? Tek kişilik oyun teknik açıdan çok daha zor olmalı…

Çok zor, bir kere kuliste yalnızsın, o çok zor. En büyük yalnızlık orada. Sahnede sonuçta seyirciylesin. Ama gerçekten çok büyük bir sorumluluk. Bir kere enerjinizi ve seyircinin enerjisini o bir iki saat boyunca diri tutmak zorundasınız. Teknik olarak çok zor, çok iyi anlatmanız gerekiyor. Ama kulisi daha zor. Çünkü oyundan önce giyinirken, ne bileyim o günün kritiğini yapıp, biraz şakalaşıp falan çıkamıyorsunuz sahneye. Hep tek başınasınız. Tabii ki arkamızda büyük bir teknik ekip var, onlar ayrı ama sahneyi paylaştığınız birilerinin olmayışı gerçekten pek sevimli değil. Biraz delirme noktasına yaklaşıyorsunuz ama ben o deliliği de seviyorum.

Tiyatro Gerçek’teki oyunları nasıl bir kitle takip ediyor?

Valla oyunlara göre değişiyor. Dediğim gibi, Üstü Kalsın’da çok genç bir kitle var. 18-22 yaş arası üniversite öğrencileri geliyor ki bu bana inanılmaz bir keyif veriyor. Savunma’ya gelen kitle biraz daha farklı, daha zor bir oyun ne de olsa. Ama ben bizim oyunlarımızı takip eden kitlenin çok aydınlık ve güzel bir kitle olduğunu düşünüyorum. Mesela şunu söylemeliyim, biz İstanbul’da farklı sahnelerde de oynuyoruz ya da şehirlerarası, uluslararası turnelerimiz de oluyor. Orada şunu gözlemliyorum. Varlıklı insanlar tiyatroya gitmiyor, en azından bilet alarak bile tiyatroya destek olmuyorlar. İstanbul’un daha uç mecralarına gittiğiniz zaman, tiyatroya olan ilginin daha fazla olduğunu fark ediyorsunuz.

Diğer şehirlere turneler var mı yakın zamanda?

Var, var. Zaten Ankara’ya sürekli gidiyoruz. 18 ve 19 Nisan’da Ankara’dayız, Çayyolu’nda. 29 Mart’ta Sanat oyunumuz ile Almanya’da Türk Şenliği Haftası’na katılacağız. Bu, Tiyatro Gerçek’in ilk yurtdışı turnesi olacak. Yine Nisan ayında İzmir var. Yine Eskişehir var. İstanbul’da sadece Maya Cüneyt Türel sahnesinde değil, Kozyatağı’nda ve Cadde Bostan Kültür Merkezi’nde de oynuyoruz. Yani mümkün olduğunca çok izleyiciyle buluşmaya gayret ediyoruz.

Tiyatro Gerçek’in aylık programına www.tiyatrogercek.com üzerinden erişebilirsiniz.

Fotoğraflar- Fatoş Yılmaz 

 

 

İlgili yazılar;

"Savunma; Tiyatro Gerçek'ten Hukuk Tartışmalarına Nokta Koyacak Bir Portre; Clarence Darrow"

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri