03
Mart

Şiir defoludur, çürüktür, önerendir, yıkandır, rahatsızdır

03 Mart 2014 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

 

Duchamp’ın belirttiği üzere, tabloları yapanlar aslında ona bakanlar mıdır? Pablo Neruda’nın da karakter olarak canlandırıldığı ‘‘Postacı’’ filminde Postacı karakterinin belirttiği gibi ‘‘şiir, ona ihtiyacı olanın’’ mıdır?

 

Neslihan Yalman

Nathalie Heinich’in ‘‘Sanat Sosyolojisi’’ kitabından referansla, şiir üstünden sosyolojik çıkarmalar yapmaya çalışacağız. Çünkü; yeni şiirden, yeni bir şiir dilinden yahut eskiyi sorgulaması, sarsması, hatta devirmesi bakımından devrimci bir sanattan bahsedeceksek, bunun sanat başlığı altından gidilerek yapılması yeterli olmuyor. Yeni olanın biçemine atıflanacak her vurgu; özünü toplumdan, dünyadan, değişen, dönüşen ya da cazibesini kaybeden değerlerin tersinlenmesinden alacaktır. Kitle iletişim araçlarının devreye girmesiyle ve Türkiye özelindeki genç nüfusla birlikte, yeni bir dilin kurulduğu ve bunun da sözlü ile yazılı kültür arası bir yerde yer aldığı açıktır.

Bu yönde; kısa bir dönemde esip geçmiş gibi görünen, ama gerek Türkiye’yi gerek dünyayı kendine getiren, heyecanlandıran ‘‘Gezi Parkı Direnişi’’ni anlamadan, sanatı da anlamak artık mümkün gözükmemektedir. Eğer; sanat ‘‘…zihinsel yapıların kıvamlandığı bir oluş’’ ise, toplumdan etkileneceği gibi topluma da etki etmek durumundadır.

Direniş; yeşil alan, özgür yaşam isteği gibi ve yığma şehirleşme karşıtı bir temelle başlamıştır. Daha sonra kişisel özgürlüklere, azınlıklara, alternatif kimliklere bulaşmış ve -domino taşı etkisiyle- hükümet içinde yapılan yolsuzlukların ortaya çıkması neticesinde, ekonomik bir şekle bürünmüştür. Tüm bu yaşananların yurt dışındaki entelektüeller, yazarlar, şairler, müzisyenler arasında heyecan yaratması da tesadüf değildir. Bugün, yurt dışından gelen herhangi bir arkadaşınız yahut bir şair size Gezi üstüne yazdığın şiir var mı minvalinde bir soru soruyorsa, sanatın sosyal dinamikleri harekete geçirmesindeki etkisinin artık kitle iletişim araçlarıyla daha geniş kesimlere yayılmasından dolayıdır. Herkesin her şeyden haberi vardır!..

Dünya kabuk değiştirmek, yeniden gençleşmek istemektedir. Bunun için ideolojik bindirmeler, gündelik yaşamın tek rengi, bunaltıcılığı yetersiz kalmaktadır. İkisi arasında köprü kurmak görevi sanata düşmüştür. Sanat; angaje olmadan gündelik dili bozacak, siyasi dili sekteye uğratacak ve öze dönük varlığını insana anımsatacak, yaşama/direnme gücü verecek, onun öfkelerini ve tutkularını hayata iliştirecek önemli bir ‘‘araçtır’’.

Şiir sanatın haylaz çocuğu olduğu içindir ki, şehirle ve yerleşiklikle ilişkisi minimumda tutulması gereken bir karşı-dildir. Alternatiftir. Sızmaya müsaittir. Üretim-tüketim çarkının tamamen içinde değildir. Şairinin bile kapitalizmin pençesinden kurtulamadığı, simülatif olanın kimi yerde gerçeğin yerini aldığı çağın hızına çentik atabilmek adına, yeni şiirin tekrar avangart bir damardan besleneceğini düşünüyorum. Duchamp’ın belirttiği üzere, tabloları yapanlar aslında ona bakanlar mıdır? Pablo Neruda’nın da karakter olarak canlandırıldığı ‘‘Postacı’’ filminde Postacı karakterinin belirttiği gibi ‘‘şiir, ona ihtiyacı olanın’’ mıdır?

Eğer; devrimi ateşleyici, sosyal ve kızıl bir unsur olarak alacaksak, cevabımız evet olabilir. Eğer; devrimi ateşleyici, sosyal ve hayata yayılan bir unsur olarak alacaksak, cevabımız yine evet olabilir. Her durumda devrimin tüm dinamikleri toplumcu-gerçekçi olan için de avangart için de geçerlidir. Tabii; bunun yapılabilmesi adına, eskinin de gözden geçirilmesi ve yok sayılmaksızın, budanarak yeniye dönüştürülmesi şarttır. Şair içindelik üstünden kendisini yenileyerek, yapıtını sunacak ve sunulan yapıt okuyucuyu/takipçiyi hem yabancılaştırırken hem de ait kılacaktır.

Burada, ‘‘yabancılaştırma’’ etkisi üstünden amaçlanan şudur: Şiirle karşılaşan toplulukların yeni bir dille yüzleşmeleri, kimi yerde kendilerinden rahatsız olmaları, kimi yerde mücadele/dayanma unsuru olarak şiiri solumaları... Dolayısıyla lirik tanımı yeniden gözden geçirilerek; şairin hüzün, aşk, yalnızlık, ölüm gibi belli başlı konuları dile evirirken şiiri nasıl oyunsulaştırdığı, özgün sesi nerede yakaladığı önem kazanacaktır. Kişisel içre hüzün, aşk, acı başlıklarının altının ‘‘ey, ah’’ gibi kalıp nidalarla doldurulduğu, şiirin geçmişten beri getirilen benzer imgelerle daraltıldığı, içlenmeye ve içe kapanmaya kapı açacak derinlikten çok; ironiye, dışlanmaya, tutkuya, heyecana, kekeleyerek ve kafa tutarak yapıyı sarsmaya ihtiyacı vardır. Şiirde şairlere –özellikle, kadın şairlere- yasaklı olan yahut onların kendilerine otosansür uygulamalarına yol açan her konu, her imge anarşist bir tavırla, estetik olanı da bozmadan dile getirilmelidir. Şiirin cinsiyeti vardır, sözcükler dişil-eril seslere sahiptir; -anneye methiyeler düzme, baba sevgisi, öznel boyutta annelik, tek eşlilik vurgusu, erotizmin sınırı vd.- bazı konular kadın şairlerin daha yumuşak geçişlerle yazmalarına sebep olmuştur. Hemen hemen çoğu kadın şairin annelerine ithafen yazdıkları şiirler vardır. Burada, Plath’ın babasına ‘‘piç’’ diyebilme cesaretinin Türkiye’de hangi kadın şaire yahut şairlere karşılık geldiği düşünülmelidir. Şehirle, medeniyetle, doğayla kurduğu ilişki daha aracısız ve sorunlu olan; toplum, insanlar, kimi zaman sevdikleri tarafından gizli veya alenen ‘‘simgesel faşizmin’’ yaptırımında hem kendi cinsiyeti hem de karşı cins arasında mengeneye sıkışan kadın şairlerden gelecek anarşist bir çıkış toplumda dikkate alınacak mıdır? Kadın şairlerin evliliğe, bekârete, tek veya çok eşliliğe, cinselliğe; babalarla, aileyle, akrabalarla, kökenle kurulan ilişkiye bakış açıları nedir? Bu soru kafamızda hep öncellerimizle şekillenmektedir: (Mesela) Can Yücel’in şiirde kadın karşılığı nasıl olurdu?

Şiirde lirizmin romantizme, sembolizme, nostaljiye kurban edilmesi, erkek şairleri inceltirken, kadın şairleri pasifleştirmektedir. Bu yüzden; kadın şairlerin sokak diliyle, argoyla –hatta, kadın argosuyla- kurdukları ilişkinin genişliği sorgulanmalıdır. Yaratım düzeyinde anne-şair olmak doğaya dair bir misyonsa, -medeniyetle birlikte- dayatılanlara direniş misyonu geri planda kalacaktır. Bunu bir örneklendirmeyle açıklayacak olursak, şairin toplum içindeki rolü ve sözünü söylerken ne kadar özgür olduğu ortaya çıkacaktır. Doğaya, bireysel duygulara yoğunluk veren kadın-şairi bir mimoza ağacı şeklinde düşünürsek, köklerine bağlı olduğu ve ne kadar açılırsa açılsın, kendi kurduğu çevrenin dışına çıkmayacağı görülecektir. Direnişe, yersiz-yurtsuzluğa, göçer-akışkan olana yoğunluk veren kadın şairi de ağacı korumakla yükümlü tasmalanmış, vahşi bir köpek olarak düşünürsek; bu köpek hem ağacı korumak, hem oradan kaçmak hem de oraya bağlı kalmak gibi çoklu rolleri üstlenecektir. Onun derdi zincirle olduğu için, bu döngüyü mimoza gibi kabul etmektense, daha sert şekilde sorgulamayı seçecektir. Zincirlerini zorlayacaktır. Nihayetinde; şairin de (hapishane, ölüm, intihar vd. özel durumlar dışında) sistemden çıkamayacağı açık olduğu için, Foucault’nun eser ile yapıcısının bir bütünü oluşturduğu gerçeği, ‘‘google’’ üstünden bir kimliklenmenin de bulunduğu günümüzde etkisini daha fazla hissettirecektir. Mimozada eseriyle kendisi arasında daha uyumlu bir tablo ortaya çıkarken, köpekte eseriyle kendisi arasında daha uyumsuz, daha tezat bir tablo ortaya çıkacaktır.

Bugün yeni bir şiir oluşumundan bahsedeceksek, ona akımlar yahut dönemler açısından sanat tarihi içinde bakılması pek fayda sağlamayacaktır. Çünkü, Gezi Direnişi’yle birlikte ‘‘şiirheryerde’’, ‘‘şiirsokakta’’, ‘‘şiirkampüste’’ gibi genç hareketler tarafından genişletilen şiir temsil aracılığıyla da, genelde kendisiyle uyumsuzluğu bulunan ve Türkçe içinde dahi spesifik bir dil kurma uğraşında olan Ece Ayhan, İsmet Özel, Nâzım Hikmet, İlhan Berk, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Enver Gökçe gibi şairleri öne çıkarırken; şiir ortamında aşılması gereken bir sınav, bazen de bir engel olarak görülen Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar gibi şehirle ilişkileri daha belirgin üç şairi seçmiştir. Kadın şairlerden Birhan Keskin’in, Didem Madak’ın, Lale Müldür’ün, Nilgün Marmara’nın dizeleri de şiir-mekân etkileşimi bağlamında sıklıkla seçilenlerden olmuştur. Kadın şairlerden yabancı isim olarak da, Furuğ Ferruhzad’ın dizeleri görülmüştür. Sylvia Plath, Anne Sexton gibi isimlerin akla gelmemiş olması, sokakta gelişen ve ana akımı sarsmak adına büyüyen bir direnişte yabancı yeraltı şairlerinin kullanılmaması yahut özgün yerlilerinin de pek bulunmaması, hele hele içlerinde kadın şair olarak değerlendirilebilecek iddialı isimlere rastlanmaması ayrı bir değerlendirme konusudur. Yani; internet üzerinden hangi şairler ön plana çıkartılıp, yayılıyorsa sokağa taşanlar da onlar olmuşlardır. Fakat, burada bile bir sansür uygulandığı ve başta İstanbul değerlendirilmek üzere, merkezdeki şairlerin seçildiği gözden kaçmamıştır. Şüphesiz, bu bilinçli bir hareket değildir. Gezi Direnişi’nin kökü bile, kapital başkent İstanbul’dur. Lakin, bize şiir üstünden gelişen kısırdöngünün de sosyolojik işaretlerini vermektedir.

Edebiyatla karıştırılmasından ve geçmişe dönülerek değerlendirilmesinden çok, şiiri sosyolojik dinamiklerle beraber çözümlemek yerinde olacaktır. Çünkü, sosyolojik olan edebiyata göre daha hareket halindedir. Şiirin analiz edilmesi/tartışılması da, yerleşik eleştirmelerin dışında, -aydınların bir adım ötesindeki- entelektüellerin görevi olmalıdır. Şair şiirine maruz kalmıştır, dilin içinde yüzmektedir. Onu kendisine ve topluma yabancılaştıracak, kuleden bakan donanımlı cankurtaranlara ihtiyaç vardır. Bu donanım bilgiden ziyade, bilgiyi dönüştürmedeki uyumsuzluk ve iktidar dışılıkla ilgilidir.

Şair önce kendisine muhaliftir; önce kendisini yıkmalıdır, inkâr etmelidir!..  Farklı kimliklerin aynı insanda birbirine geçtiği günümüzde, şair şairden öte birkaç ş’dir!.. Dolayısıyla, tek bir ş’ye tıkılıp kalması onu ait kılacak ve kendisini sunduğuyla, kendisinden taştığı yer aynı olmayacaktır. Alışmanın, kapılmanın bulunduğu yüzeyde kurulan şiir ‘‘yürümekten’’, ‘‘devinmekten’’ öte yerleşir. Yerleşmiş olan ise, kendisini tekrar etmenin göz bağıyla (illüzyon) bu denli geniş bir evrende ‘tek birliğe’ hapsolur, mahpusluğunu biriciklik şeklinde sunar ve çevre edinmeyi önceller. Büyü ile illüzyon arasındaki nüans da budur: Şair illüzyonun farkında olarak, büyüye sarılır ve o illüzyondan çıkamamanın verdiği sancıyla yırtıklarını daha da yırtar. Bizce de buna şiir denir. Defoludur, çürüktür, önerendir, yıkandır, rahatsızdır. Ben kendimi bildim, bildim de kabul edemedim, itirafıyla!.. Daim uyumlanma sorunu çeker. 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri