19
Şubat

“Şiir tam da böyle bir şey olmalı”

19 Şubat 2014 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Buluşmamıza adını veren ‘Sha’ar’ sözcüğü, İbranice ‘kapı, geçit’ demekken, Arapça ‘şiir’ anlamında! Önceki gece Hayfa sokaklarında hayatın o bildik düzyazı kapısından yürüyüp şiire geçerek Filistin’e destek yürüyüşü yapan İsraillileri düşünüyor, onlar için okuyorum şiirlerimi.

 

Onur Behramoğlu

27 Kasım-2 Aralık 2013 tarihleri arasında İsrail’in Hayfa kentinde düzenlenen 13. Sha’ar Uluslararası Şiir Festivali’nin konuğuydum. Ülkeye ilk gidişim, 1-8 Eylül 2012’de düzenlenen şiir ve çeviri atölyesi vesilesiyle oldu. Tel Aviv’i, Kudüs’ü gördüm, Ein Hashofet kibbutzunda dört gün kalarak bir tür ‘sosyalizm’ deneyimi yaşadım. Dönüşte yayımladığım izlenimlerim, Şalom gazetesi’nin davetiyle ‘Zapatista’ adlı köşemde her ay edebiyata dair yazmaya dönüştü. 2010 ilkbaharında Moskova Uluslararası Şiir Festivali’ne katılmış, 2012 sonbaharında İsrail’deki projede yer almış, Bulgar Yazarlar Birliği’nin 100. Kuruluş Yıldönümü kutlaması ve 10. Uluslararası Yazarlar Konferansı’na katılmak üzere 2013 sonbaharında Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da bulunmuştum. Dünyayla gitgide daha yoğun temas kurduğumu hissediyor, yeryüzü yurttaşı olabilme çabamda birkaç adım yol almanın sevincini duyuyordum. Bu kez Uluslararası Şiir Festivali konuğu olarak yeniden İsrail’e gidecek olmak, oradaki dostlarımla birlikte tanıyacağım dünya şairlerini düşündükçe heyecanlandırıyordu beni. On yıl önce ilk şiirimi yazdığımda tüm bunları hayal ediyor muydum? Hayır! Kendim olmakta diretmekten başka düşüncem yoktu. Olmak ya da olmamak meselesiydi şiir, her zaman öyle kaldı. Kendi kâinatımı yaratmak meselesi.

Yurtdışı gezileri, malum, vize koşturmacasıyla başlar. İstanbul’daki İsrail Konsolosluğu’na çok sıkı aramalardan sonra alındığımda, cebimden çıkardığım usb bellek cihazını gören güvenlik görevlisi bomba görmüşçesine endişelenerek, “Buraya kadar bununla nasıl girebildiniz?” dedi. Vize görevlisi, bir belge için önce notere, ardından kaymakamlığa gitmemi söylediğinde, Uluslararası Şiir Festivali davetiyelerini göstermemin hiçbir etkisi olmadı. Son çare olarak, “Şalom Gazetesi yazarıyım” dediğimde, işlemlerimin hallolması bir dakikadan kısa sürdü. Teşekkürüme, “Asıl biz size teşekkür ederiz” yanıtı düşündürdü beni. Bir ‘biz’ vardı, bir de ‘onlar’, ‘ötekiler’. ‘Biz’den birinin, hem de “Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede” ‘onlar’a konuk olması anlamlıydı demek. Şiirle, edebiyatla, sanatla kalpten kalbe kurulacak köprüler…anlamlıydı.

Yola çıkmak üzereyken haberini almıştım: Bir gün önce İsrail’in en ünlü şarkıcılarından Arik Einstein 74 yaşında yaşama veda etmişti. Tel Aviv’e indiğimizde, onu uğurlamak için buluşmuş bir milyon insanın oluşturduğu trafik yoğunluğu bizi bekliyordu. İsrail’in Frank Sinatra’sı, Elvis Presley’i, Bruce Springsteen’iydi Arik. Biz bilmiyorduk, adını bile duymamıştık. Dünya ne kadar küçük, ne kadar büyüktü; ne kadar yalnız, ne kadar habersizdik birbirimizden. Ben Gurion Havalimanından bir saatte ulaşmamız gereken Hayfa’ya iki saatte giderken, halkının sevgilisi olmuş her sanatçıyla ezelden beri tanıştığımızı düşündüm.

Ertesi sabah odamızın kapısına bırakılmış Haaretz ve Jerusalem Post gazetelerinin manşetindeydi Arik. Sağ-sol onda birleşmiş, saygıyla dinlemişlerdi hayatlarının nice ânında yankılanmış sesini. Haaretz’te şöyle yazıyordu: “Arik bizim en iyi yanımızdı, hepimizin en iyi yanı. Sıcak, içten sesimizi, ruhumuzun fısıltılarını duyuran. O bir zamanlar hayal edilen ama gerçekleşmeyen İsrail’in şarkısını söyleyen güzel İsrailli yok artık. Eğer gerçekten yok olmak istemiyorsak, 80’li yıllardan itibaren kaybettiğimiz o anlam duygusunu kazanmalıyız yeniden. İsrail! Başka tür bir kahraman için değil, bir şarkıcı ve bir şair kahramanın için ağlarken ne kadar güzelsin!” Arik Einstein’a ağlarken, aslında, yok edilmiş bir İsrail’e ağlıyorlardı. Alçakgönüllü, dürüst, masum, laik, açık yürekli bir toplumun yok edilişine. Bir önceki gelişimde gördüğüm kibbutzlarda yaratılmaya çalışılmış sosyalist toplum rüyasının kapitalist kâbusa döndürülüşüne. Halihazırda çok ünlü bir pop yıldızının, ‘müzik endüstrisi’nin cilalayarak pazarladığı Eyal Golan’ın skandalları konuşulmaktayken, yalın, sade, dokunaklı şarkıların Arik’inin yaşama veda etmesi sarsıcı etkiler yaratıyordu besbelli. “Nasıl da seviyorum seni, ey İsrail toprağı…Öyleyse neden bu kadar üzgünüm, ey İsrail toprağı?…” diyerek veda ediyordu sanatçı, yurduna.

İlk gün Hayfa’yı gezerken Bahai bahçelerinin o kadar da ilgimi çekmemesi, bu duygularla dolu olmamdandı. Önderleri Bahaullah’ın “Dünya tek bir vatan, insanlar onun vatandaşıdır. Kadın-erkek eşittir. Irksal, dinsel, etnik taassup terk edilmelidir. Aşırı zenginlik ve yoksulluk kaldırılmalıdır. Tüm dinlerin temeli birdir, insanlık âlemi bir.” dediği, dünyada yedi milyonun üzerinde mensubu bulunan Bahailik İran’da ortaya çıkıp Osmanlı’dan sürgün edilince Hayfa’yı merkez edinmiş. Hayatının bir aşamasında burada gönüllü çalışmak, Bahai’nin öncelikli vazifesi sayılıyor.  Tapınakları, tüm dinlerden insanların sessiz olmak koşuluyla dilediği şekilde ibadet edeceği mekânlar. Abd, Almanya, Avustralya, Panama, Uganda, Samoa ve Hindistan’da, yani her kıtada bir tapınakları var. Hayfa’daki Bahai bahçelerinin görkemli uyumuna bakarken, ruhundaki fırtınaları dindirme arayışındaki insanı düşünüyorum. “Oysa sanatçı…hele şair,” diyorum, “dengesini iç dengesizliğinde bulandır.”

Sessiz, hareketsiz, yaşlı bir kent Hayfa. Aklımda hep bir yıl öncesinin cıvıl cıvıl, rengârenk, hayat dolu Tel Aviv’i. Orada denizle şehir koyun koyuna sevişirken, burada deniz sanki sadece gemilere, limana, ticarete ait. Falafel var mı var, o halde her şey yolunda sayılır yine de.

Arap-Yahudi Kültür Merkezi’nde kendi dilimizden birer şiir okuyarak yapıyoruz açılışı. Böylece tanımaya başlayacağız birbirimizi; Türkçe, İbranice, Arapça, Hollandaca, Almanca, Macarca, Letonca sesler duyarak. Eşim Hale ve oğlum Aras ilk kez böyle bir uluslararası etkinlikte izliyorlar beni. ‘Klasik Baba’ şiirimi okuyorum, onlara bakarak: “Klasik babayım belki / klasik gitar kadar bildik / kırılan yegâh teli / nihavend tambur taksiminde…” Türkiye’de yaşayan müzisyen Yinon Muallem heyecanla sarılıyor, mutlu oluyorum onun coşkusuyla. Çıkışta, birkaç İsrailli dinleyici yanıma gelerek, “Sözleri anlamasak da kalbimizde hissettik” diyor, elimi sıkıyorlar.

Sonraki üç gün boyunca defalarca sahneye çıkıp şiir okurken, perdeye yansıtılan İbranice-İngilizce çevirilerden takip ediyor dinleyenler. Şiire büyük ilgi var, salonlar her seferinde dolup taşıyor. Leton şair Arvis Viguls’un kimselerle iletişim kurmayışı dikkatimi çekiyor. Bir ara yanına gidip, bende büyük şairleri Knuts Skujenieks’in imzalı kitabının olduğunu söylüyorum, gözleri sevinçle parıldıyor. Amanda Aizpuriete, Guntars Godins gibi şairlerini sevdiğimi söylediğimde, artık konuşmadan anlaşacak durumdayız. Hollandalı şair Ester Naomi Perquin, sekiz yaşındayken babasını kaybettiğini, kısa süre sonra babasına dair her şeyi unutmaya başladığını fark ederek büyük üzüntü yaşadığını, hiçbir şeyi unutmak istemediği için şiire sarıldığını anlatıyor. Para kazanmak uğruna hapishanede gardiyanlık yapmış olması, karnındaki beş aylık bebeğiyle bunca yoğun festival programına tutkuyla katılması yer ediyor zihnimde. 1972 doğumlu Macar şair Anna Szabo da, şiirini sanki bir şaman ayini ritmiyle okuyarak şaşırtıyor beni. Adının yanında yazılı onlarca ödül arasında ‘Attila Jozsef Ödülü’nü ayrı bir yere koyuyor; iki çocuk annesi, üçü çocuklar için olmak üzere on şiir kitabının şairi, Plath-Yeats-Shakespeare çevirmeni, radyo ve tiyatro oyunları-gazete makaleleri-kısa öykü-roman yazarı Anna’ya hayranlıkla bakıyorum. Bizde Anna’lar yetişir mi, nasıl yetişir? Aynı meseleden sürekli şikâyet de gericiliktir, değiştirmeliyiz yazgımızı, Annasızlığımızı…diyorum.

     (Festival Afişlerinden)  

 

Almanya, Hollanda, Kıbrıs, İngiltere, Galler’den festival yöneticileri de katılımcılar arasında. Berlin Uluslararası Şiir Festivali Direktörü, Gezi Direnişi günlerinden bu yana Türkiye’yi takip ettiklerini, oluşturacağım bir sanatçılar ekibiyle birlikte Haziran 2014’te Berlin’e davetli olduğumu, bu etkinliğin küratörü olmamı istediklerini belirtiyor. Direnişin dünyada konuşulacak olması düşüncesiyle heyecanlanıyor, dostlarla omuz omuza, şiirle, edebiyatla gerçeği haykıracak olmanın sevincini şimdiden duyar gibi oluyorum.

Rotterdam Uluslararası Şiir Festivali Direktörü, katıldığı bir panelde, biraz da itici biçimde, kendi önemlerinin altını çiziyor. “Ancak Neruda, Paz gibi şairlerin Rotterdam’a katılabildiklerini, şairlerin kendilerini sınamak istiyorlarsa Rotterdam’ı ölçü almalarını” söylediğinde, her türlü otoriteye duyduğum doğal tepkinin benden başka kişilerde de kabardığını hissediyorum. Akşam yemeğinde karşılıklı oturuyoruz. Bir ara söz Orhan Pamuk’a, sonra da Yunan şiirine geliyor. Yannis Ritsos’u ne kadar sevdiğimden söz ediyorum, Rotterdam yöneticisi defterine not alıyor adını! “Davet mi edeceksiniz?” diye soruyorum, “Evet, inceleyeceğim” diyor. “Yirmi üç yıl kadar geciktiniz!” dediğimde mutluyum artık, öğle saatlerinden bu yana birikmiş öfkem diniveriyor.

‘Muhammed Bouazizi’nin Ruhuna Birkaç Ateş Çiçeği’ şiirimi okuduktan bir gün sonra, İsrailli şair Shachar-Mario Mordecai sahnede. “Muhammed Bouazizi için yazdığım şiiri okuyacağım. Ama ona yazılmış şiiri aslında Türk şair Onur Behramoğlu’dan dinlediniz

(İsrailli Şair Yonatan Berg ile)

dün. Onur, kardeşim!” diyerek yanıma gelip sarılıyor. Bütün salon, kendiliğinden alkışlıyor bu kucaklaşmayı. Dünyanın her yerinde böyle kardeşlerimiz olduğunu düşünüyorum, Shachar-Mario bir yandan elindeki megafonu bir ambulans sireni gibi bağırtarak şiirini okurken.

1965 doğumlu Gilad Meiri’nin şiiri, alıp sistemin yüzüne çarpıyor jargonlaşmış kelimeleri, kavramları. Futbol şiirleri antolojisi gibi ilginç bir çalışma yapmış olması, bizde bu tür ‘ilginçlikler’in ne denli az olduğunu hatırlatıyor. İşinden evine gecenin onbirbuçuğunda dönen adamı Odysseus’a benzetmesi, ‘küçük’ bir ülke olarak görülen İsrail’e dair yazarken “Cep de küçük, maaş da / Hava, petrol, su / İnanç küçük / sır / sessizlik / ve seninle aramızdaki mesafe de” deyişi, okuduğu her bir şiirle dinleyicilerin hayatlarındaki ‘küçücük’ noktalara incelikle teması son derece etkiliyor beni. 1986 doğumlu Noam Partom; yaratıcı enerjinin taşkınlığı, ince alay, vicdanını koruyan zekâ, gam yüküne aldırmazmış gibi yaparak okyanusları aşan gemi. Arka odada şiirler yazmaktayken onu çekiştiren ev arkadaşlarına, internette sabahlara dek briç oynayacak birilerini arayan yalnız annesine, kendi yapayalnızlığına dair şiirini okurken dünyanın en güzel kadınına dönüştüğünü bilmesini isterdim, çok şişman gövdesinin ona acı vermemesini…

Sigalit Banai, fonda çalan Arap ezgileriyle okuduğu şiirle, şiir ilerledikçe başındaki örtüyü çözüp çıkarışıyla, ünlü şarkıcı Dikla sahnede şarkılarını söylerken sessizce ağlamasıyla, ben şiirlerimi okuyup yerime geçtiğimde elini elimin üzerine koyup beş dakika boyunca bırakmamasıyla kalbimde yer ediyor. Sigalit, “Batılı şairlerin şiirlerini dinledik. Ama seni…duyduk! Salonun nasıl elektrik yüklendiğini hissettin, değil mi? Bu yüzden, bir yolunu bulmalı ve dünyanın başka coğrafyalarındaki festivallere Türk-Arap-İsrailli birlikte gitmeliyiz” diyor. Önce Ramallah’a ya da Gazze’ye gitmeyi öneriyorum, kanayan yaraya… Beş çocuk annesi Sivan Har-Shefi, festival boyunca en etkilendiğim şiiri okuyor; bir ayrılığın, uzun sürmüş bir evliliğin bitiminde evi terk etmeden hemen önceki dakikaların şiiri. Kutlamak için yanına gitmeyi düşünürken, yanıma gelerek, “Festival boyunca en etkilendiğim şiiri sen okudun” diyor!!! “Bu benim cümlem!” diyorum, susuyoruz sadece.  Hollandalı, Alman, İngiliz şairlerle aramızda epeyce mesafe varken Arap-İsraillilerle iki göz kadar yakın olmamız, hepimize bir şeyler söylüyor, düşündürtüyor.

Ertesi gün, çocuklar için düzenlenen kukla tiyatrosunu izlemeye Sigalit de çocuklarıyla geliyor. Oğlum, tek bir kelimesini anlamadığı gösteriyi sonuna dek ilgiyle izlerken, sanatın evrensel dili bir kez daha büyülüyor beni.  Sigalit’in oğlu İmri ve kızı Alma ile, Türkçe sorularına İbranice yanıtlar alarak saatlerce oynaması, insanlığa inanmama yeter.

Festivalin koordinatörü Tziona Shamay’la İstanbul’da dolaştığımız günleri anıyoruz. Sirkeci garında nasıl da ağlamıştı, Bağdat’ta aynı öyle bir garda müdürlük yapmış babasını hatırlayarak. Demirhindi şerbeti içtiğinde, “Bu, Bağdat’ta babaannemin yaptığı şerbet!” diyerek. İsrail’deki en yakın dostum Yonatan Berg ile, kazandığı Yehuda Amihay Ödülü’nü konuşuyoruz. Bir sene önce kibbutzda bir odayı paylaştığım Yonatan, adını en büyük şairler arasına şimdiden yazdırmış durumda. “Sen neden karşısın ödüllere?” diye soruyor. Otorite-iktidar-şiir ilişkisi üzerine düşüncelerimi anlatıyorum, şiiri edebiyat değil başkaldırı saydığımı. “Şiir ödüllerini yazarlar, düzyazı ödüllerini de şairler versin, ne dersin?” diye soruyor. Üzerinde düşünmeye değer bir öneri, özellikle de bizimki gibi hemen her şeyin ilişkilerle yürütüldüğü ülkelerde!

Festivalin kapanışı, “Kara Şiir: Öte Tarafa Yolculuk” başlıklı etkinlikte beş kadın şair, ben, bir de bu ülkede her zaman olduğu gibi harikulade müzikle yapılıyor! Buluşmamıza adını veren ‘Sha’ar’ sözcüğü, İbranice ‘kapı, geçit’ demekken, Arapça ‘şiir’ anlamında! Önceki gece Hayfa sokaklarında hayatın o bildik düzyazı kapısından yürüyüp şiire geçerek Filistin’e destek yürüyüşü yapan İsraillileri düşünüyor, onlar için okuyorum şiirlerimi. Bir İsrailli, ardından bir Arap dinleyici kutlamaya geliyorlar. “Şiir tam da böyle bir şey olmalı” diyorum, “rengini geceden, gece aklıyla yazan şairin yaralarından alan kızıl-kara battaniye, kim üşüyorsa onu ısıtan...”

 

 

Onur Behramoğlu'nun diğer yazılarını okumak için;

"İçimizdeki Şeytan; Faşizm"

"Şairin Fazıl'ı, Fazıl'ın Şairi"

"Direnenler'in Rabia'sı"

"Kardeşim Hristo; Yaralarını Sözcüklere Sararak Direnenler"

"Bende Beni Aşan Kudret; Panik Atak..."

"Bazen Üzümü Atlayıp Şaraba Geçer Gibi Gider Güz... (Sezai Karakoç'la Sabah Çayı)"

"Bir Bayram Sabahı Çocuk ve Allah"

"Genç Şaire Mektup"

"Beşiktaşk"

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri