18
Şubat

Ne Hayal Gibi Ne Hayat, Bazen Tatlı Bazen Hoyrat...

18 Şubat 2014 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

                                                             “Doğa yaratıkları ortaya çıkardı... Sanat insanı”

                                                                                                               F.Lloyd Wright

Meral Saklıyan

Ben bir tiyatro seyircisiyim. Hem de en cefakar olanından. Yani uzun süre tiyatro sanatına gönül vermiş, yıllarca işin mutfağında çalışmış, sahne tozunu deyim yerindeyse ciğerlerinin en derinine çekmiş, kıyıdan köşeden ilintili biri.

‘’Huysuz’’ oyunuyla ilgili tanıtım broşürünü okuduğumda, Moliere’in beş oyununun bir arada olması merakımı katbekat arttırmıştı. Tümünü olmasa da  "Hastalık Hastası", "George Dandin" ve "Cimri" oyunlarını daha önce severek izlemiştim. Dolayısıyla beş oyunun bir bütünlük içinde, doğru geçişler sağlanarak nasıl kurgulandığını yakından görmek istedim. Fransız düşüncesini sanatla en iyi sahnede kaynaştıran Moliere’in komedyayı, güldürücülüğünü kaybettirmeden yüceltmesi, aydınlarla halk, sarayla şehir arasındaki ayrılığı gidermek açısından halkın tiyatro eserlerlerini yukarıya, yukarının kültür değerini halka ulaştırmak gibi özelliklerinin olması, yazdığı oyunları sevmeme hep neden olmuştur. Bu bağlamda bizde tutan ilk Batılı tiyatro yazarının da Moliere olması hiç rastlantı değildir. İnsanca konuşması, halktan yana olduğu için her millete uyması bir yana, Türk seyircisinin geleneksel orta oyunu ve Karagöz tiyatrosu, onun çıkış noktası olan tiyatrodan hiç de uzak değildir. Vefik Paşa’nın başarısı da Moliere’le orta oyununu, saray aydınıyla halkı birleştirmek olmuştur. Böylece Vefik Paşa halkla aydın arasındaki kapalı kapıları zorlamıştır.

"Moliere’in Huysuzu" lakabıyla Armağan Özcan, bir huzur evinde, tekerlekli sandalyede otururken belirdi seyircinin karşısında. Eski bir tiyatro oyuncusu ve çevresindekilerin hikayesi, bu dörtlükle başlar başlamaz oyunun içinde buldum kendimi.

Evvel zaman içinde başlasa da anlatılan

Niyet ettik bugüne, sanılmasın geçmiş zaman

Kıssadan hisse diye yeri göğü sarssa insan

Hatırlanan kadardır uygarlıktan arda kalan.

Engin Alkan'ın kaleme aldığı ve yönetmenliğini üstlendiği "Huysuz", "Hastalık Hastası", "George Dandin", "Zoraki Evlenme", "Cimri" ve "Teodor Kasap"ın Moliere’den adaptasyonu olan "İşkilli Memo" oyunlarından yola çıkılarak yazılan bir müzikal. Huzurevinde yaşayan ve Moliere oyunlarındaki başarısı nedeniyle, zamanında "Moliere’in Huysuzu" lakabıyla ünlenmiş eski tiyatro oyuncusunu canlandıran Engin Alkan’ın ta kendisi.

Cimriyi severdim, ilk farkedildiğim roldü Harpagon

Sonra hastalık hastası da büyük sükse yapmıştı

Sonra İşkilli Memo, Ahmet Vefik Paşa adaptasyonu…

Ne çok oyun var, ne çok alkış…

Bir şarkı vardı hani açılışta söylerdim.

“Molière’in Huysuzu” lakaplı Armağan Özcan, hafızasında kalan pek çok anının izinde, anlatıcıdır aynı zamanda. Özcan’ın kendisi hastalık hastası, cimri, huysuz bir ihtiyarken, huzurevinin sakinleri, başhekimi, hemşiresi, hastabakıcısı da oyunun diğer karakterlerine dönüşür. Tedavi masraflarına para dökmekten kurtulmak için kızını ille de bir doktorla evlendirmek isteyen Harpagon, evin hastabakıcısı, hizmetçisi ve belki de her şeyi olan Anjelik’in tüm uyarılarına rağmen kararından dönmez. Oysa kızı Sümbül, kalbini çoktan yakışıklı Klean’a kaptırmıştır. Ama Klean evlenme teklif etmek için cesaretini toplayamadan, budala doktor adayı Arif ve kibirli annesi Mürşide Huzurlu, Sümbül’ü istemeye gelmişlerdir bile. Anjelik, Harpagon’un genç ve seksi karısı Madam Biju’ya mektup taşıyan Memo’dan, Madam Biju’nun çevirdiği dolapları öğrendiğinde; Sümbül’ü bu zoraki evlilikten kurtarabileceğini düşünse de, Klean ve Sümbül arasındaki yanlış anlaşılmalar işleri iyice karıştıracaktır.

Ve en can alıcı soru gelir koro halinde,

Ne hayal gibi ne hayat

Bazen tatlı bazen hoyrat

Neye yarar onca şatafat

Değmezse insana sanat…

Huysuz zihninde, geçmişe gidiş gelişler yaparak, kendi değerlerimiz, zaaflarımız ve çıkarlarımız üzerine de göndermeler yapar. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman, o andadır artık, gerçek ve hayal birbirine karışır, bol kahkahalı, aşklı, entrikalı, danslı, çok renkli müzikal bir gösteriye dönüşür yaşanan. 

Üç saat süren oyun başlangıçta insanı düşündürse de, bu süre zarfında temposu hiç düşmeden, seyirciyi sıkmadan, büyük bir keyifle izlenebiliyor. Engin Alkan, Büşra Pekin, Deniz Uğur, Haki Biçici, Gülhan Tekin, Umut Temizaş ve Esra Akbaş’ın muhteşem oyunculukları seyircilere unutulmaz bir gece yaşatıyor. Koreografi ve kurgu uyum içinde dans ediyor. Çok renkli, şatafatlı, doğurgan dekor değişikliklerini seyirciye hissettirmeden, el çabukluğu ve özenle saniyeler içinde gerçekleştirmeleri de oyunun heyacınını sürekli yüksek tutuyor. 

AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu'nun sahneye taşıdığı "HUYSUZ"un; müzikleri Selim Atakan'ın, dekor ve ışık tasarımı Cem Yılmazer'in, kostüm tasarımı Tomris Kuzu'nun, koreografisi Senem Oluz'un, dramaturjisi ise Sinem Özlek'in imzasını taşıyor.

Sonuç olarak ben bir tiyatro sanatçısı olamadım ama iyi bir seyirci olduğumu ve seyircinin de sanata karşı sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Halkın bilerek kutuplara ayrıştırıldığı bu günlerde Moliere’in sınıfsal farklılıkları sanatla yok edebilme çabasını, sanatı ve sanatçıyı önemsiyorum. Bu konuda yazmak istememin yegane nedeni budur. Amacım bir eleştiri yazısı yazmak değildir, haddim de değildir. Oyundan etkilenen, çıkarımlar yapan, mutlu olan ve toplumun da mutluluğunu önemseyen biri olarak herkesin bu lezzetli oyunu görmesini isteyen birinin izlenimleridir.

Koro halinde söylenen bu güzel dörtlüğün ardından maalesef oyun son bulur.

İnsan neye gülümser, niye oynar, hayal kurar?

Hakikat neye denir, yolculuk nereye kadar?

Yaşamak dediğimiz ne müşkül, ne ince ayar,

Kapansa da tüm yollar, sanat bu oyunu bozar…                      

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri