18
Şubat

Renklerin kabahati değil hep griye çalmamız...

18 Şubat 2014 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

Deniz olunmalıdır, yosun olunmalıdır, martı olunmalıdır. Aşka hesapsız pikeler yapılmalıdır her bahar ve içimizde insani olan ne varsa açığa çıkarılmalıdır.

 

Orhan Gökdemir

Bahara çıkmazsanız, kör olursunuz...

Bahar geldi yine, kapımıza dayandı. Erguvan ağaçları çiçeğe durdu, beton denizinin üzerinde mor lekeler açtı. Yeşil, direnebildiği her yerde, şehrin griliğini yırttı... Deniz, bir daha görülsün diye hala kirlenmemiş neyi varsa sürdü kıyılarına. Yeşilin altında, denizin kıyısında, martıların gölgesinde bütün duyguları uyanmaya çağırdı bahar.

Oysa önemli işler var yapılacak, uzun yollar var gidilecek. Durup bir soluk almak için vakit yok. Erguvanlar yine açar nasılsa, yeşil yine yeşil olur; martılar ki bu şehrin kargalarıdır.

Kim bilir kaç bahar geçti böyle, kim bilir kaç bahar daha geçecek? Duygular ertelensin, işler yetişsin. Hayat hep bir başka bahara… Ölünce mezarımıza dikilmiş yaseminlerdir, boşa geçmiş hayatın pişmanlık çiçekleri...

İnsan bu, hücresini mutluluk bahçesi sanır. İnanır, prangalarının altın bilezik olduğuna. Erguvanların açtığına, denizin yosun koktuğuna, martıların aşk çığlıkları attığına aldırmaz. İçgüdülerinin üzerine beton döker her gün ki, insan olmanın açısından kurtulsun.

Ne mor ne kırmızı, renklerin kabahati değildir hep griye çalmamız. Ne yaptınız ki sizin de mor lekeleriniz olsun? Cehaletin, aymazlığın, umarsızlığın, aşksızlığın rengidir gri. Oysa kırmızıya bayılıyor gibi görünüyorsunuz hala, linç etmeye kalkıyorsunuz bütün morları. Aşkları olanları düşman görüyorsunuz, toplanıp yürüyorsunuz üstüne.

Yeşil de değil sizin derdiniz; o yeşiller ki kökünden biçilip atılıyor vahşi hayvanların önüne. Felç olmuş dilleriniz, gözleriniz görmez olmuş. Kayıtsızsınız bütün renklere, bahara olduğu gibi.

Grisiniz siz, kırmızıyı örtü yapmayın ayıplarınıza; renklerin kabahati değildir griye çalmanız.

Bahara çıkmazsanız, aşkın ışığıyla bakamazsınız hayata. Bahara çıkmazsanız, kör olursunuz.

Biliyorum, çarkta bir dişli olmak da şartların zarureti. Biliyorum, griyi dayatanlar var.

Ama işte beton denizinin üzerinde mor lekeler... Direnmek mümkündür yani.

Bahar geldi kapımıza dayandı, aşk var ucunda. Gidilmelidir, gidilecek yol varsa.

Deniz olunmalıdır, yosun olunmalıdır, martı olunmalıdır. Aşka hesapsız pikeler yapılmalıdır her bahar ve içimizde insani olan ne varsa açığa çıkarılmalıdır.

O erguvanlar ki, bizim insansızlığımızın da mor lekeleri...

***

Hüzünlü şarkılardan bakiye yanlış bir şehre…

Cemal Süreyya “Fotoğraf” adlı şiirinde durakta üç kişiyi anlatır:

Durakta üç kişi

Adam kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde

Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel

Güzel anılar gibi güzel

Çocuk

Güzel anılar gibi hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi güzel

Hüzün durağıdır o durağın adı herhalde. Neşe duraklarımız azaldı son yıllarda, bekleyenler, inenler, binenler hep hüzünlü. Otobüsün penceresinden kaçamak bakışlarla algıladığımız insanlar değil, sadece hüzün. Bilmediğimiz, tanımadığımız, sınırlarında buluşmadığımız, akışıyla baş edemediğimiz bir şehrin durağı burası.

Hüzün durağı... Sokakları, parkları, asfaltları, balkonları yine var, müthiş bir kalabalık ve kesintisiz bir koşu akıp giden. Eksiği bizden; Merhabalara yer yok, paylaşmalara, dertleşmelere... Dedikodularımızı bile kamulaştırdılar son günlerde. Herkesin herkesle konuştuğu ama kimsenin gözünün içine bakılmayan bir koca kent.

Yalnızca güzel anılar ve hüzünlü şarkılarsa söyleyebileceğimiz bir şehre dair, yanlış bir şehirdir bu şehir.

Başka türlü bir şey hepimizin istediği, bu açık. Halbuki bu şehir “Güzel anılar gibi hüzünlü, hüzünlü şarkılar gibi güzeldi” her zaman. Anılarınızı unutmayın ve şarkılarınızı söyleyin ki yeniden neşe duraklarımız çoğalsın.

***

İstesek cenneti yine kurabiliriz…

Yalnızlığa güzelleme yazmak bize yakışmaz. Şehirleri çıkmaz sokak sanmak tembellerin harcı. Bütün sokakları yürümelisin, bütün caddeleri, bütün meydanları, bütün evleri fethetmelisin. Dokunmadık, okşamadık tek köşe bırakmadıktan sonra bilebilirsin bir kenti ancak.

Biliyorum modern zaman haramileri, kent eşkıyaları pusudadır gün geceye dönerken. Ve baskın yemiş bir şehirde ağır yaralı yaşamaktır yalnızlık. Sokakta hoyrat bir postaldan kaldığı belli kirli ayak izleri… Sevgililer çoktan terk etmiştir yoksul şair eskilerini ve bir bezirgânın kıllı ellerine açmıştır neleri varsa. 

Yine de istesek cenneti kurabiliriz, imkânsıza güzelleme yazmak bize yakışmaz...

“düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz

en güzel günlerinde gençliğimizin

ölümden ötesini aklım almıyor

beterin beteri var diyenlere inanmıyorum

istesek cenneti kurtarabiliriz” diyor Hasan Hüseyin Korkmazgil

Martıların kovaladığı o yaşlı vapur bilir kaçmanın korkunçluğunu. Neden o mahallenin adı cennet mahallesi hiç düşündün mü? Neden o sokağa çıkmaz sokak demişler biliyor musun? O yokuşa o merdivenleri yapan kim? Yürüyen, direnen, düşünen birileri var bizden önce de, öğrenmelisin.

Yine de istesek cenneti kurabiliriz, yılgınlığa güzelleme yazmak bize yakışmaz. Yürümelisin.

“Korkuyorsan yaygara ne?

Korkmuyorsan yaygara ne?

Gel benimle

Çık sokağa

Kaldır küflü alnını bahar şarkılarına

Dağılsın korkuların

Senin küflü duvarında o eski saat

Benimse yüreğimden bahar selleri

Bu güneşli günde bu aptalca pazarlık

Olmaz ki be babalık!”

Bütün sokakları yürümelisin, bütün caddeleri, bütün meydanları, bütün evleri fethetmelisin. Dokunmadık, okşamadık tek köşe bırakmadıktan sonra sevebilirsin bir kenti ancak.

 

 

Orhan Gökdemir'in diğer yazılarını okumak için;

"Özgürlüğün Rengidir Esmer, Çünkü Pişmeden Özgür olunmaz..."

"Cengiz Unutmaz"

"Zenciler Kötü Kokar Çünkü Üzerine Beyaz Adamın Kokusu Sinmiştir"

Dinler Tarihinde Senkretik Haller/ Dindar Nesile Din Bilgisi Dersleri

Sisler Ülkesi; Komitas'ı Bilir misiniz?

Aşık Bir Çocuk Olarak Doğdu Neşet Ertaş ve Aşık Bir Çocuk Olarak Öldü

Siber Direniş Örgütü; Redhack

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri