13
Şubat

“Hiçbir sır yoktur ki, herkes duymuş olmasın...”

13 Şubat 2014 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

Kadın cinayetlerinin ve tecavüzlerinin bitmediği ve engellen(e)- mediği bu coğrafyada, gerçekliklerimizle yüzleşmenin vakti geldi. Var olmak için kimi yok ettiğimiz önemsiz… Bir kadın bedeni ve ruhu saldırıya uğrar ve bir şehir sessizdir. Oysa vicdanlar, kulak zarlarını patlatırcasına bağırıyordur… Sağır, dilsiz ve kör bir şehirde zordur adaleti beklemek!

 

Söyleşi - Şule Aydın

 

Bir bürokrat, İş adamı, Profesör...  Onları birleştirense tek sır… Bir genç kız, üç adam tarafından iğfal ediliyor ve bu günahtan herkes habersiz… Ta ki o kadın ortaya çıkıncaya dek… Kahramanlarımız aynı partiden belediye başkan aday adayı… Zamanlama manidar mı dediniz!

Hemen kötü düşünmeyin!  Bu oyunun zamanı, mekânı yok… Karakterlerin isimleri bile yok…

Bir hayal ürünü… Size tanıdık gelirse de bu sizin suçunuz!

Aynı okulda okuyan, aynı evde kalan üç genç, üniversite yıllarında bir kıza tecavüz eder. Aradan yıllar geçer ve size baba diyebilir miyim diyen bir genç kız çıkagelir. İsimsiz bir mektubun buluşturduğu aday adaylarımız şaşkındır ve kimsenin bilmediğini düşündükleri günahları karşılarındadır…

Bu bir komplo mu dediniz!

Yanılmadınız… Aynı partinin rakip adayları elbette bunun bir kumpas olduğunu düşünür, zamanlamaya dikkat çeker!

Siyasi kariyerleri tehdit altında olan bu üç adam, kızı yok etmek için her yolu dener. İnkâr, rüşvet, şiddet…

Aklınıza yanlış bir şey gelmesin, oyun Türkiye’de geçmiyor.

Ama bir sürpriz, siyasilerimizi baba olma arzusuyla yakar. Tecavüz ettikleri kadından olan bu genç kızı inkâr eden adaylarımız bir anda fikir değiştirir ve kavgaya tutuşur. Tecavüz ettikleri kadının kızı aday oldukları partinin başkanının oğlu ile nişanlıdır. Çok şaşıracağınız gelişmeler ve sürprizlere gebedir oyun ve bir ses kaydı siyasilerimizin sonunu hazırlar…

Kadın cinayetlerinin ve tecavüzlerinin bitmediği ve engellen(e)- mediği bu coğrafyada, gerçekliklerimizle yüzleşmenin vakti geldi. Var olmak için kimi yok ettiğimiz önemsiz… Bir kadın bedeni ve ruhu saldırıya uğrar ve bir şehir sessizdir. Oysa vicdanlar, kulak zarlarını patlatırcasına bağırıyordur… Sağır, dilsiz ve kör bir şehirde zordur adaleti beklemek!

Bu oyunun gerçek kişi ve kurumlarla bir ilgisi yok. Tahayyül ettiğiniz yer, mekân ve zamanda geçiyor.

Gökhan Eraslan’ın yazdığı Naşit Özcan’ın yönettiği oyunda; Orhan Hızlı, Ali Karagöz, Yeşim Koçak, Selçuk Soğukçay rol alıyor.

Kulise konuk olduk ve önce oyunun yönetmeni Naşit Özcan ile ardından oyunun yazarı Gökhan Erarsalan’la söyleştik;

 

“Siyaset üstü bir iş yapıyorum.”

Sahne bu kez nasıl bir kurguyu konuk ediyor?

Naşit Özcan: Oyun Siyasal Bilgiler Fakültesini aynı yıl aynı evde kalarak bitiren üç arkadaşın üniversite zamanında işledikleri bir suçu anlatıyor. Bir genç kızı iğfal ediyorlar ve yıllar sonra bu sır ortaya çıkıyor. Bu esnada üçü de Belediye Başkan aday adayıdır.

Seçtiklerimizin, bilmeden seçtiklerimizin, kimler olduğunu, insan sevgisizliğini, çıkarlar uğruna neleri parçaladığımızı, bir yer kapabilmek için insanları nasıl parçaladığımızı, bir saat on dakikada anlatabildiğimiz kadar hızlı belki acemice bir oyun.

‘Manidar zaman’ göndermesi bu oyunu rahatsız eder mi, sahnelendiği yer Şehir Tiyatroları…

Naşit Özcan: Şehir tiyatrolarında değil özel tiyatroda bu oyunu oynuyor olsaydım, oyun çok farklı bir konumda olabilirdi ama ben burada bir yönetmen ve oyuncu olarak benim bir rengim yok, varsa benim cebimde. Seyirci bunu bilmemek zorunda, manidar kelimesi bir tarafı rahatsız edecekse bu beni üzer. Siyaset üstü bir iş yapıyorum.

Siyasi gündemin, saniyelerle değiştiği günümüzde ortak bir mesele var ve sahneye taşınıyor, birilerini rahatsız da edebilir. Tiyatro toplumsal meselelerden ayrı düşünülebilir mi?

Naşit Özcan: Asla. Tiyatronun her oyunu siyaset ama siyaset üstünde bir iş. Siyasi bir tarafı tutarak konuşmuyoruz. Burası bir şehir tiyatrosu, biz taraf olarak çıkamayız sahneye. Aşağıda beni seyreden seyirciyi kırmanın anlamı yok. Biz dünya içinde senin aynan olabiliyorsak her açıdan bizim işimiz çok daha güçlü ve güzel. Zamanlaması manidar değil aslında hep zamanla manidar hayat içinde.

Sanat ve muhafazakârlık, aynı hamurda olabilir mi?

Naşit Özcan: Ben de muhafazakârım. Sanat muhafazakârdır, bir yerde durmak zorundadır. Sağına soluna dirsek atıp kendine yeni bir yer açacak bir yapılanma değildir. Herkesi sevmek zorundayız biz.  Kimi beğenmez kimi çok öfkelenir. Öfkelenen insana bakmak lazım sana bu işin neresi dokundu ya da neden bu kadar mutlu oldun neresi sana yaradı.

Gezi olaylarına ve tüm toplumsal meselelerde ismini sıklıkla duyduğumuz Barış Atay’ın Kırmızı Yorgunlar oyunu geçtiğimiz günlerde iktidarı çok eleştiriyor gerekçesiyle sansüre uğradı. Yıllarını tiyatroya adamış bir oyuncu-yönetmen ne düşünüyor?

Naşit Özcan: İçeriğini tam olarak bilmiyorum. Hayatta sansürsüz hiçbir şey yok. Sansüre çok açıdan bakmak lazım. Bu oyun böyleydi de böyle dendi de sansürlendi. Belki alt yapısında birçok şey yatıyor, bilmiyoruz ki, belki çok ağır hakaretler ediliyor. Ferhan Şensoy oyun oynamıştı yıllar önce, Şan tiyatrosunu yaktılar. Bu ülkenin ne kadar aydını var ama o kadar çok muhafazakâr, gerici çok cahil insanı var. Sansür yeri geldiğinde çok önemli olabiliyor. Sansürün standartları olmalı. Sahnede sigara içemez sanatçı lafı, sahnede içki içemez lafı ne demek. İşte bu insanı sinirlendiren bir şey.

 

“Bize sansür etmeye kalktıklarında işte o zaman diken diken oluyoruz, kızıyor ve öfkeleniyoruz.”

Sansürün ölçüsü mü var?

Naşit Özcan: Sanatçı sahnede ağır küfür edemez evet etmemeli, sahnede öpüşmeli ama sevişmemeli. Buraya on yaşında çocuk da geliyor ama içeri alıyoruz. Bir yerde muhafazakârız bizde. Sansürümüzü kendimiz uyguluyoruz. Bize sansür etmeye kalktıklarında işte o zaman diken diken oluyoruz, kızıyor ve öfkeleniyoruz. Buradaki insanlar çok aydın, biliyorlar neyi nereden tutacağını, uyarma, uyarma bizi. Biz biliriz ne yapacağımızı…

İktidarların tutumu, toplumsal normlar, oto kontrol mü yarattı sanatçıda?

Naşit Özcan: Tabii, ister istemez oto kontroldesiniz. Mecbur kalıyorsunuz, korkuyorsunuz da.

Bu kaygınızın nedeni yalnızca siyasilerin tutumu mu?

Naşit Özcan: Bu devletten dolayı kaygılı değilim. Burada ki bir insandan kaygılıyım. Ben yıllar önce 1988 yılında şehir tiyatrolarına girdiğim senede kafes arkası diye bir oyun oynadım. Bir gün adamın biri, bir imam, sahnede kadına ‘yavrum’ denmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi, ertesi gün silahla ateş ettiler. Dolayısıyla bireysel her türlü eylem olabilir.

Yani dokunan yanıyor mu?

Naşit Özcan: Bu ülkede evrensel bir oyun oynandığı zaman kimseye sorun olmuyor, adı geçenler Michael, John olunca sıkıntı yok, Ahmet, Mehmet denilince iş değişiyor. Tiyatron kapanır, her şey olur. Biz böyle asker değiliz, biz böyle polis değiliz dendiği an oyun oynayamazsınız bu ülkede…

“Sanat 20 yıldır onların hegemonyası altında yürütülüyor”

Yakın tarihe tanıklık etmiş bir oyuncu ve yönetmen olarak tiyatro hep küs müydü iktidarlarla?

Naşit Özcan: Sanat küs, çok kızgın ve kırgın. 1994 yılından itibaren şehir tiyatroları Refah Partisi döneminden bugüne kadar Ak Partide olmak üzere 20 yıldır onların hegemonyası altında idare ediliyor. Danışmanın iyiyse, Başbakanın güzel işler yapabilir ama Başbakanın kötüyse ortalık birbirine girer.

Yarını nasıl görüyorsunuz?

Naşit Özcan: Bir takım heykeller kırıldı, çok fazla göze battı ama hala düzen aynı düzen, hiçbir şey değişmedi, kafalar değişmediği sürece… Bunu sanatçı büyüklerimizin yapması gerekiyor. Her şeye karşı çıkmadan, doğru platformlarda oturup, doğru tartışmak gerekiyor. İnatlaşmak ne kadar doğru bilmiyorum.

Türk seyircisi sanatçısına sahip çıkılmalı. Seyirci oyunlara geliyor. 50 sene sonra belki düzelir, ümidim var… Sanatı kimse öldüremez.

* * *

“Cami avlusuna bırakılmış çocuk gibi metni bırakırım”

Bir hayal kurdunuz ve oyun başka bir gözde, yönetmenle can buldu. Sahnede izlediğimiz oyun sizin hayaliniz miydi?

Gökhan Erarslan: Benim yazar olarak kurduğum hayal farklı, yönetmenin hayali farklı. Çalışılması şeffaf bir yazarım. Kesinlikle hiçbir şeye karışmıyorum.  Cami avlusuna bırakılmış çocuk gibi metni bırakırım, işini bilen üstatlar kendi hayallerini sahneye koyarlar.

Ben ortaya çıkan üründen memnunum. Kendini daha belli eden oyunlar da zaman içinde benden çıkacak.

Yerel seçimler öncesi, yolsuzluk soruşturmalı, ses kayıtlarının tartışıldığı bu günlerde, zamanlama manidar mı?

Gökhan Erarslan: Sanatçı ışığı alnında ilk hisseden kişidir. Ben oyunu 2012 de yazdım. 2013 de sergilendi. Oyunda herhangi bir isim yok, nerede geçtiği ve yılı belli değil. Her yerde geçebilecek bir öykü. Enteresan oldu. O da bu oyunun kaderinde varmış.

Muhafazakâr sanat olabilir mi?

Gökhan Erarslan: Hayır, kesinlikle sanat muhafazakâr olamaz.

Siyaset sanata düşman mı?

Gökhan Erarslan: Tarih boyunca iktidarlar sanata hep karşıdır. Çünkü sanat onlara hep doğruyu söyler. Yöneten erk kim olursa olsun sanatı bu nedenle sevmez. Gogol: “Yüzün kusurluysa aynaya kabahat bulmayacaksın.” Aslında çok şaşılmayacak bir şey.

 

Erarslan’ın seyirciye bir notu var:

- Bu oyunu izlemenin vakti geldi.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri