11
Şubat

Hepimiz birer Rückenfigurüz, bizi görecek olan geleceğin gözünden…

11 Şubat 2014 Yazar: Aslıhan Kazancı | Köşe adı: GÖKADA
Tüm Yazılar

 

Sanıyorum en fazla yirmi yıl sonra şimdi bahsi geçen “çok önemli” meselelerin aslında o kadar da önemli olmadığını fark edecek ve zamanında hoyratça muamele görmüşün içinde artık sadece var olmaya çalışacak ve onu konuşacağız sadece. Doğanın. Uzun zamandır tolere eden ve artık etmeyecek olanın.

 

Aslıhan Kazancı

Hepimiz birer Rückenfigurüz, bizi görecek olan geleceğin gözünden. Bir figür olarak arkadan görünüyoruz; biz kendi gördüğümüzü süzerken, görünenlere dalarken. Aynı zamanda var olanın potansiyelini, olanların niteliğini algılayanın ve gördüğümüzü aslına şekillendirebilecek olanın biz olduğumuzu da biliyoruz, kompozisyonda esrarengiz bir şekilde konumlanmışken. Eminim gelecek gözlemciler bizim şimdiki Rückenfigurümüzü deneyimleme şansına sahip olmak isteyecekler çünkü vasata batmadan önceki son karedeyiz belki de. Sanıyorum en fazla yirmi yıl sonra şimdi bahsi geçen “çok önemli” meselelerin aslında o kadar da önemli olmadığını fark edecek ve zamanında hoyratça muamele görmüşün içinde artık sadece var olmaya çalışacak ve onu konuşacağız sadece. Doğanın. Uzun zamandır tolere eden ve artık etmeyecek olanın.

Rückenfigur tekniği fotoğrafçılıkta ve sinemada zamanla çok popüler olsa da; bu deneyim, yaklaşım romantik ressam Caspar David Friedrich’in resimlerinde çok çarpıcı kullanılmıştır. Doğayı ve doğanın işleyiş desenini, insanın doğa ve kuralları karşısında haddini; klasik anlayışta değil de doğanın yüceliğiyle ve bu yüce doğanın gözlemcide uyandırdığı duygulanımla işlemiştir. Friedrich’in doğasını gözlemleyen Rückenfigur oradadır, sizden önce gözlemlemeye başlamıştır ve o’na katılırsınız. O doğaya, huşu uyandırana, ‘ana’ olana, asıl güçlüye, kendi müthiş düzenini sürdürebilmek için kaotik de olabilene ve o fark edilmişliğe ve her şey olabilenin hakiki yüceliğine. O olabilendir ve kesin bir imgesi yoktur, tanımlayamazsınız. Tanımlayamaya dahi yetinin olmadığı yerde haddinizi sorgulamaya başlarsınız. Ve aslında her yer çoğunlukla bunu sorgulamayanlarla doludur. Gerçi onlar hiçbir şeyi sorgulamazlar ama muhtaç olduklarına en azından riyakâr bir tavırlada olsa yaklaşmamalarına şaşılır.

Doğayla ilişkimize dair sorun, asıl yüce olanı unutmuşluk küresel hatta kozmik bir sorun ve yapılan her bilinçsizlik şimdinin ve geleceğin vebalini üstleniyor. Bu “bilinçsizlik” tanımına, sessiz kalış da girer bence. William Turner’ın keskin, sert doğasıyla yüzleşmeden önce birinci dereceden bilincine varılması gereken, bizim coğrafyanın sorunlarından bahsetmek istiyorum. Bu bahsedeceklerim belli bir hiyerarşi içinde değiller, her biri önemli.

Kuzey Ormanları, çözümmüşçesine sunulmuş ve olumlu olduğuna inandırılmış projeler için katledildi, katlediliyor. Yüzyıllık ağaçları kesip gelecek yüzyıllara nasıl fayda sağlanır? Süregelen ekosistem, biyolojik çeşitlilik feda edilebiliyorsa; var olandan edilen faydayı yine karşılayacak bir alternatif sunulmuş mudur? Bilemiyorum ama en azından şu son bir ay içinde deneyimlediğimiz mevsim normallerinden ayrıksı hal doğanın son tolere edişlerinden önce ciddi bir uyarı gibi. Öte yandan şunu da artık biliyoruz ki böyle bir katliam; sunduğu projenin doğası gereği sonlanabilir bir feda da değil. Olası projeler gerçekleştiği takdirde yerleşim, “vazgeçilmez” rant merkezleri de bölgede türeyecek. Bu sanki talep-sonuç gibi görünecek fakat aslen muktedirin, bilinçsizliği ve fırsatçıları kullanışından kaynaklanacak. Hırsızlığın aslında en büyüğü, öteki fani hırsızlıkları epey sansasyonel fakat geçmişi şimdiden çalan tavırlar pek bu yönüyle konuşulmuyor.

Aynı şekilde nükleer santral projesi de gündemde. Karadeniz zaten nükleerin bedelini ödemiş bir coğrafya ve nükleer santrale gelene kadar kendi karakteriyle alternatif çözümler sunabilecek potansiyeli var. Enerji üretmek ve doğada kalabilmek uğruna yapılabilecek en aykırı yaklaşımlardan biri nükleere yönelmek değil mi? Daha masumane görünen HES’lerin yarattığı olumsuzluklar açıkça gözlemlenebiliyorken, olumsuzlukları birebir gözlemleyenler neredeyse ağıtlar yakarken neden en tehlikeli projeler öneriliyor? Toprak ve havaya verilen zarar kontrol edilemiyorken, Kanal İstanbul projesiyle su yaşamına yapılacak bir müdahale olumsuz zincirleme reaksiyonları fazlasıyla tetiklemez mi?

Bu meseleler en temel sorunlarken ve en ciddi çöküşü yaratabileceklerken, ana akımda gerektiği kadar bahsedilmiyor. Aslında o kadar konuşulmuyor ki Rückenfigur bu sefer her şeyi yarı saydam bir perde ardından izliyor, takip etmeye çalışıyor.

Mesela; Phaselis Antik Kenti 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı içerisindeyken, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın “ÇED Gerekli Değildir” kararı ve alan üzerinde düşünülen otel projesi TVdeki diziler kadar konuşuluyor mu? Uzungöl çevresinin son halinden haberdar mısınız? Artvin, Borçka’da Karagöl çevresi için maden ruhsatı verildiği kimi seslenişler kadar göz önünde mi? Yenikapı sahil dolgusu sonrası Tarihi Yarımada’nın aldığı yeni şekli gördünüz mü? Et sektörünün sera gazı salınımının %18’ini oluşturduğunu ve bu tüketim alışkanlığının zararlarından bahsediliyor mu? Atatürk Orman Çiftliği’nin akropolis algısı yaratırcasına şekillenmesi ne kadar gündemde?

Hep “daha önemli” olan konular varmış gibi oyalanıyoruz fakat Turner’ın betimlediği “eleyici” güçle yüzleşmemiz epey yakın gibi.

Sürdürülebilir yaklaşımların en verimli getirileri sağlayabileceği bir coğrafyadayız, organik mimariye aşinalığımız var, Gezi gibi bir mucizemiz var. Bunun farkındalığıyla mimar ve plancı David Pearson’un organik ve sürdürülebilir mimari için önerdiği kurallar benimsenebilirse, her disiplinde ve yaşayışta çalışabilir. Pearson organik mimarinin doğadan esinlenmesini ve doğanın içinde bir organizma gibi oluşmasını önermiştir. Bir tohumun gelişmesi kadar doğal, sağlıklı ve “muhafazakar” bir tavırla. Süregelenin içindeki daimi akışa uyulmalıdır ve aynı zamanda adaptasyona yatkın olunmalıdır. Sosyal, fiziksel ve manevi ihtiyaçları “ötekine” zarar vermeden karşılayabilmelidir. Müziğin ve dansın ritmiyle büyümüşcesine topraktan filizlenebilmelidir yapı ve bence insan.

Her öneri; mimari ve birey deseninde çalışabilir, böylesi bir bilinç artık müsamaha göstermeyecektir az önce bahsettiğim ve diğer yüzlerce kibirli girişime. Rückenfigurüz uzun zamandır; bakıyoruz, etkileniyoruz, mimiğimiz ve halimiz kesin olarak bilinemiyor yücenin olasıları karşısında ama Deleuz’un önerdiği oluşlara açılmalıyız artık. Ağaç, dalga, fırtına, ışık, taş, Güneş olmalıyız. Rückenfigur toprakta çözünmeli ve bu sefer eseri gözlemleyen arka figürü değil onun çözünmüşlüğünün yarattığı değişimi, yüceye karışmış yeni, beraber yüceliği görüyor olmalı.

Arkasını gerçek anlamıyla her şeye dönmüş, yalnızca kazancını izleyen Rückenfigurlerin yarattığı karamsarlığı içindeyim ama diğer yandan biliyorum ki umut benim. Biziz. 

 

 

Aslıhan Kazancı'nın diğer yazılarını okumak için;

"Nick The Copper"

"Ressam Yunus Emre; Balaban"

Kötü Kötülüğünü Sunarken Sadece 'Seyredekalma Hali'

Adeta Bir Düşünce, Müzik, His Gibi Yayılmışlar Atmosferde; Çingeneler

Fani Olduğunu Hatırla; Momento Mori...

Soyut Varoluş

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri