08
Şubat

Estrella Morente ile Söyleşi – Işıl Gerek

08 Şubat 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

“Zil,şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...”

Yahya Kemal

 

İstanbul, Endülüs’ün kızıl topraklarından adıyla müsemma bir yıldızı ağırladı. Granada’nın aşk, tutku, isyan kokan şarkılarını, Endülüs’ün kıvrak ritimlerini bu kez Türkiye’deki hayranlarıyla buluşturdu Estrella Morente. İş Sanat’ta 6 Şubat gecesi gerçekleşen konser bir zamanlar Yahya Kemal’in Endülüs’te Raks şiirinde tasvir ettiği büyülü akşamın bir yansımasıydı adeta. Bir matador gibi kararlı ve keskin hareketleri, coşkulu sesi, yelpaze çevrilir gibi ani dönüşleriyle konseri izleyen herkesten içten bir Ole! alan Estrella Morente ile konser öncesinde, babası efsane Flamenko sanatçısı Enrique Morente’yi, yeni albümü Autorretrato’yu ve Türkiye ile olan bağını konuştuk.

 

Söyleşi - Işıl GEREK

Flamenko acının, tutkunun, var olma mücadelesinin, isyanın müziği, hayatın içinden gelen bir müzik. Siz de tam bu kültürün merkezinde dünyaya geldiniz. Babanız, efsane Enrique Morente’den, hatta daha da öncesine dönersek büyükanneniz Encarna’dan çok büyük bir kültürel miras kaldı size. Bir röportajınızda “Büyükannem, köyün sesiydi” diyorsunuz. Bize ailenizin sizin müzik hayatınız üzerindeki etkisinden bahseder misiniz?

Ben Granada’da doğup müzikle, dansla iç içe olan bir ailede büyüdüğüm için çok şanslıyım elbette. Bu nedenle müzikle yoğrulmuş bir ailede yetişmenin verdiği zenginlikleri şarkılarımda, konserlerimde yansıtabilmek en büyük isteğim. Oradaki yaşanmışlıkları, acıları, sevinçleri, tüm insani duyguları, şarkılarımla başka insanlara anlatabilmeyi ve duygularımızın aslında ne kadar benzer olduğunu gösterebilmeyi çok önemsiyorum. Söylediğiniz gibi Flamenko tüm ritmini ve duygusunu hayattan alıyor. Biz sahnede bunu kostümlerle, ışıklarla icra ediyoruz ama benim yaşadığım topraklarda birçok kişi günlük yaşamında, mesela köylerde, tarlalarda çalışırken bu şarkıları söylüyor zaten. Büyükannem de o kadınlardan biri. Benim için çok büyük bir esin kaynağı. Biz, kız kardeşimle beraber çok küçük yaşta sahneye çıktık. Ama bize her zaman şu öğretildi; başarıdan önce saygınlık gelmeliydi. Zaten saygı duyulan bir iş ortaya koyduğunuzda başarı da beraberinde geliyor. Şimdi ben de ailemden bana kalan bu anlayışla çocuklarımı yetiştirmeye çalışıyorum. Her günüm kendimi ve müziğimi daha fazla nasıl geliştirebilirim diye düşünmekle geçiyor. Tabii, aşkla yaptığım bir işim olduğu için her zaman şükrediyorum. 

Federico Garcia Lorca gibi şairlerin şiirleriyle büyümüş birinin ilk albümünün isminin Mi Cante y Un Poema (Şarkılarım ve Şiir) olması şaşırtıcı olmasa gerek. Şiirle olan ilişkiniz nasıl? Şiire tutkun musunuz?

Bizim ailemizde, evimizde şairler ve gönüllü olarak toplum yararına çalışan insanlar, sanatçılar çok saygı görürdü. Çocukluktan itibaren şiirle iç içeyim. Zaten güçlü sözlere sahip olmayan bir melodinin insanı aynı oranda etkileyeceğini düşünmüyorum. Söz ve müzik birbirinden besleniyor. Mi Canta y Un Poema’ya gelince, albümün adını babam önermişti. Aslında bizim ailede şiir tutkusu en fazla olan babamdı.

Bir taraftan müzik, bir taraftan şiir… Flamenko’nun olmazsa olmazı dans… Sizin konserlerinizin teatral bir yanı da var, 1922 isimli oyundaki performansınız çok ses getirmişti… Beyazperdeye olan yakınlığınızı da biliyoruz. Diğer sanat dallarıyla olan ilişkinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu çok yönlülük sanatınızı nasıl etkiliyor?

Şöyle ki ben hayata bir şeyler yapmak, bir şeyler üretmek için geldiğime inanıyorum. Benim için önemli olan ne yaptığımdan çok yapıcı olabilmek, birilerine bir şeyler bırakabilmek, bir iz bırakabilmek. Bunu tiyatroyla da yapabilirsiniz, müzikle de, resimle de, diğer sanat dallarıyla da. Sanat dallarını birbirinden ayırmanın çok mümkün ve anlamlı olduğunu düşünmüyorum zaten. Sanat her disiplini içinde barındıran bütünsel bir kavram. Sanat, duyularımızı temsil ediyor. Görüyoruz, işitiyoruz, hissediyoruz, tadıyoruz bir yandan. Bir de benim bu çok yönlülüğüm yine ailemden geliyor. Annemin iyi bir örnek olduğunu söyleyebilirim. Kendinin şu anda İspanya’da sergisi var. Müzisyenliğinin ve dansçı kimliğinin yanı sıra, o bir ressam ve heykeltıraş. Dolayısıyla ailece sanatın her alanından beslendiğimizi söyleyebilirim.

Eleştirmenlerce kadınları ve kadın hallerini en iyi yansıtan yönetmen olarak nitelendirilen Pedro Almodovar’ın Dönüş filminde, Penelope Cruz’un dudak oynattığı Volver şarkısı, filmin akılda en çok kalan sahnelerinden biri oldu. Tabii buradaki başarının en önemli kaynağı sizin insanı alıp götüren sesiniz. Dinleyiciler olarak bizler çok etkilendik ama sizin için nasıl bir deneyimdi?

Çok teşekkür ederim, bunu duymak beni çok mutlu ediyor. Çünkü film, senaryo beni o kadar etkilemişti ki Pedro’ya bana da bir rol vermesi için adeta yalvardım. (Gülüşmeler.) Pedro da Penelope de çok sevdiğim, yakın arkadaşlarım. Şarkıyı kaydederken ikisi de stüdyoda yanımdaydı. Penelope şarkıyı ben söylemek istiyorum dedi, ben de filmde oynamak istiyorum dedim. Ama Pedro duruma el koydu. Kızlar sakin olun, Penelope sen oynuyorsun, Estrella sen de şarkıyı söylüyorsun dedi ve konu kapandı. (Gülüşmeler) Şaka bir yana Pedro’ya filmin bir parçası olmamı sağladığı için çok müteşekkirim, günün birinde Pedro Almodovar’ın bir filminde kısacık da olsa görünmeyi ve sesimi göstermeyi çok istiyorum.

Toplumsal konulara olan duyarlılığınızı biliyoruz. Son filminiz Gökten Düşen Taşlar da bunun bir örneği. Biraz bu projeyi anlatır mısınız?

Öncelikle bunu hatırlayıp sormayı atlamadığın için çok teşekkür ederim. Evet, ben şarkı söylüyorum, işte konserlerim oluyor, büyük bir heyecanla bu konserlere hazırlanıyorum. Kostümüm şöyle olsun, ışıklar böyle olsun. Sonra sahneye çıkıyorum. İnsanlarla ilişki kuruyorum, alkış alıyorum, bu bir sanatçı için büyük bir haz. Ama sanat sadece bu değil, topluma dokunan bir yanı da olmalı. Bu benim çok hassas olduğum bir konu. Film, ülkemde son dönemde acı duyarak şahit olduğum çalınan bebeklerle, çocukları çalınan annelerle ilgili. Maalesef ki binlerce aile bu dramı yaşıyor. Ben de bir anneyim ve gerçekten içim yanıyor. Sadece bu da değil. İşlenmesi gereken, sanatla farkındalık yaratılması gereken birçok konu var. Dün gece İstanbul’da saatlerce ağladım. Yalınayak bir kız çocuğu arabaların arasında atladı. Ona bir şey olacak, ezilecek diye ben telaşlandım. Bu tabii İstanbul’a özgü bir şey değil. Benzer manzaraları Paris’te de, New York’ta da, Granada’da da görüyoruz. Ama çok etkilendim, o anda o çocuğa bir ayakkabı almayı çok istedim. Ama şunu da biliyorum, anı kurtarmaya yönelik hamleler hiçbir şeyi çözmeyecek. Bizim gerçekten, toplum sözcülüğü yapan bireyler olarak da aynı zamanda, sanatla birtakım mesajlar vermemiz gerekiyor. Toplumların yarası olan konulara sanatla dikkat çekmemiz gerekiyor.

 

Autorretrado, babamın büyük desteğiyle özgürleştiğim bir albüm oldu.”

Son albümünüz “Autorretrato” (Otoportre) adını taşıyor. Bu albüm en çok hangi özelliklerinizi yansıtıyor?

Bu albüm benim için gerçekten çok özel. Çok daha içime döndüğüm, kendimi dinleyerek hazırladığım bir albüm oldu. Çalışmalarına babam hayattayken başlamıştık, prodüktörlüğünü üstlenmişti diyebilirim. Bu albümde babam bana özgürlüğümü verdi aslında, uçmamı sağladı. Vincente Amigo, Paco de Lucia, Tomatito gibi müzisyenlerle çalıştım. Hepsi çok değerli isimler, bana çok büyük katkıları oldu. Çok kendim gibi söylediğim, kalbime dokunan bir albüm oldu. Dolayısıyla tamamen beni yansıtıyor.

Babanız da, siz de birçok defa Türkiye’ye geldiniz. Morente ailesinin Türkiye ile nasıl bir bağı var?

Daha önce de Granada ve Türkiye arasında çok büyük bir benzerlik kurduğumu söylemiştim. Kültür olarak, yaşam tarzı olarak oldukça benzer yanlarımız var. Babam konserlerinden dönünce Türkiye’yi anlata anlata bitiremezdi. Zaten tarihte de iki kültür arasında etkileşimler olmuş. Türkiye’de Flamenko’nun bu kadar sevilmesini buna bağlıyorum ben. Ortak duygular, ortak ritimler… Flamenko için kimileri İspanya’da, kimileri Hindistan’da, kimileri Afrika’da hatta kimileri de Türkiye’de doğdu diyor. Aslında köklerinin nereden geldiğinden çok, bu müziğin nasıl geliştiği ve icra edildiği önemli. Bunu ne kadar kalbimizden gelerek yaptığımız önemli. Türk dinleyicisi de bizim kalbimizden gelen bu müziği, içtenlikle karşılıyor. Dilerim daha uzun yıllar buraya gelme ve bu güzel insanlarla şarkılarımı paylaşma fırsatım olur.

 

Fotoğraflar- Ilgın Erarslan Yanmaz

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri