21
Ocak

Türk Edebiyatının Ayrıksı Kalemi Sevim Burak

21 Ocak 2014 Yazar: Senem Timuroğlu | Köşe adı: MEDUSA'NIN KAHKAHASI
Tüm Yazılar

 

“Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok. Açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. Dünyalarını kaybetmişler için… Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara, hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım. Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım. Aptallara da sevgim var” (24).

Zeliha Sevim Burak (29 Haziran 1931-31 Aralık 1983)

 

Senem Timuroğlu

Osmanlı kadın hareketinin içinde erkek egemen edebiyatla hesaplaşan cesur kalemler, Cumhuriyet kurulduktan sonra kadınlara haklarını biz verdik görüşüyle hareket eden devlet feminizminin hâkim havasında yazmaya devam etseler de memlekette bağımsız bir kadın hareketinin oluşması için 1980’leri beklemek gerekecektir.  Ancak edebiyata bakıldığında durum oldukça farklıdır. Kadınların edebiyatın erkek dünyasıyla mücadelesi Osmanlıdan itibaren kesintiye uğramadan devam edecektir.

Kadın yazarlar edebiyat kurumunun erkek geleneği ve dilinin içinde seslerini duyururlar.  Her ne kadar bu mücadelelerine bir ad koymasalar da hem simgesel bir düzen olan dilin hem de erkek entelektüel edebiyat kültürünün içini oymuş, yapıtları ve duruşlarıyla edebiyatta yalnızca erkeklerin fantezisinin bir ürünü olan imge kadınları yıkarak kadın özgürleşmesine büyük katkı sağlamışlardır.

Özellikle 1950 ile 1970 arası kadın edebiyatı dilde farklı oldukça güçlü damarlar meydana getirir. Bunlardan ilki Sevim Burak edebiyatıdır. Toplumsal edebiyatın adeta bir yargıç gibi Türkçe edebiyatın üzerine çöktüğü yıllarda oğlu Karaca Borar’a gönderdiği mektuplarda (Beni Deliler Anlar-Hayy Kitap) sık sık yinelediği gibi “herkesin masal anlattığı, alıştığı şeyleri dinlediği” bir ortamda onlardan oldukça farklı yazmaya başlayacaktır.  Ve adeta kanının son damlasına kadar bedenini ve en ücra köşelerine kadar ruhunu verdiği metinleriyle kısa ömründe ardında dünya edebiyatında yerini alacak, eşi benzeri olmayan, günümüz sanatının yeni yeni keşfettiği bir bilincin ürünü olan külliyatını sessiz sedasız bırakacaktır.  Bu külliyatı, bırakın döneminde bugün bile hakkıyla duyumsamak için derinlikli bir çalışma gerekmektedir. Türkçe edebiyat onu öykü ve piyes yazarı olarak sınıflandırsa da yazdıkları hiçbir türün sınırlandırmaları içerisine giremeyecek kadar özgün metinlerdir.

Sevim Burak, 1931 yılında kaptan Mehmet Seyfullah Burak ile Bulgaristan’dan İstanbul’a göç eden Yahudi bir ailenin kızı olan Anne Marie Mandil’in ikinci kızı olarak Ortaköy’de dünyaya geldi. Sanatının malzemesinin tümünü kendi yaşamından yontan yazarın metinlerinde babası gemiler ve “vapor”larda vücut bulurken, annesinin sesi metinlerde Tevrat leitmotifinde canlanacaktır.  Seyfi Kaptan’ın ailesi Yahudi ve yoksul bir gelini istemedikleri için çift bir yıl Zonguldak-Bartın arası bir gemide yaşar; ilk kızları Nezahat burada doğar. Torunları doğduğunda yumuşayan aile, Kuzguncuktaki konaklarını gelinlerine açarlar. Anne Marie, Nilüfer Güngörmüş’ün A’dan Z’ye Sevim Burak kitabında belirttiği gibi aile içinde alaylara dayanamayıp, Sevim’in doğumundan sonra Müslümanlığa geçerek adını Aysel Kudret olarak değiştirecektir. Yapıtlarında adeta annesine ve çocukluğunda Kuzguncuktaki Yahudi komşularına vefa borcunu ödemek ister gibidir.  Kuzguncuktaki bütün Yahudilerin adları tekrarlanarak Kuzguncuk’un elli altmış yıllık tarihini canlandırdığı “Ah Ya’Rab Yehova” öyküsünü yazma nedenini Abidin Dino’ya yazdığı mektupta (Beni Deliler Anlar) şöyle anlatır:

“Küçücük bir kızken burnum çok havadaydı, şimdi yerlere, yerin dibine indi. Yahudilerden, annemden utanırdım, nefretle karışık… Annem hep bir gün anlayacaksın der, ağlardı… İşte, şimdi bu bir avuç Yahudi, iki tanecik ev, bana anamdan kalanlar… Onun için yazdım Yehova’yı” (s. 27).

Sevim Burak, 1947 yılında yedi ay arayla önce annesini ardından babasını kaybeder. Büyükannesi ve dedesiyle Kuzguncuk’ta geçirdiği çocukluk ve gençlik dönemi yapıtlarında büyük bir yer kaplar. Alman Lisesi’nde tamamladığı ortaöğretiminden sonra okumaya devam etmez. 1941 yılında on yaşında kalp romatizması geçirir.  Bu rahatsızlık, ileriki yaşlarında yeniden nüksedecek ve tüm yaşamının ana meselelerinden birini oluşturacaktır.

1949 yılında Cumhurbaşkanlığı orkestrasında keman sanatçısı Orhan Borar ile evlenir. 1950 yılında Olgunlaşma Enstitüsünde mankenliğe başlar. Mankenlik mesleğinde ön plana çıkmış, dikkatleri üzerine çekmiştir. 1954 yılında kendisine hayran olan Amerikan Büyükelçisi Mc Ghee’nin Türk kültürünü tanıtmak amacıyla düzenlediği gemiyle Amerika gezisine katılan milli mankenler içinde yer almıştır. Gittiği yerlerde güzelliğiyle, özellikle kocaman gözleriyle dikkat çekecek ve birçok teklif alacaktır. Ancak hiçbirini kabul etmeyip ülkeye döner. 25 yıl sonra hastalığıyla boğuşurken, maddi ve manevi en büyük destekçisi olacak Amerika’da yaşayan oğluna özlemle yazdığı mektuplarında sık sık yıldızlı, güzel günleri temsil eden bu Amerika seyahatinden bahsedecektir.

Sıraselviler’de bir Modaevi ve atölyesi açar. Burada tanınmış isimlerin kostümlerini diker. 1955’te oğlu Karaca dünyaya gelir. Atölyede terzilik yaparken aynı zamanda yazmaya başlar. Fiziğiyle, iri yeşil gözleri, bakışları ve alımlı bir kadın oluşuyla etrafındaki erkeklerin dikkatini çeken bir kadındır Sevim Burak. Evliliği sırasında birçok hayranı olmalıdır. İçlerinden birinin yazılarını gösterdiği, Tokatlıyan’daki ofisinde kendisinden ders aldığı Peyami Safa olduğu bilinmektedir. 1958 yılında Orhan Borar ile ayrılırlar.

Beyoğlu Olivio Han’a taşıdığı atölyesini 1960 darbesinde ekonomik nedenlerle kapatır.  1961 yılında ikinci evliliğini Ömer Uluç ile yapar. Bu evlilikten kızı Elfe dünyaya gelir. İşini kapattıktan sonra ölene kadar tamamen kendini yazmaya adayacaktır.

1965’te ilk öykü kitabı Yanık Saraylar’ı yayınlar. Kitabıyla başvurduğu Sait Faik Öykü Yarışması’nda ödül alamaz. Oğluna “Bir hikâye kitabı kâfi değil, on hikâye kitabı istiyorlar (Sait Faik Armağanı örneğin). Daha birinci kitabı, belki ikinci kitabında bozulur, yazamaz, şımarır diye veremediler armağanı” (Beni Deliler Anlar s.30) diye yazacaktır. Jüride ödülün Yanık Saraylar’a layık olduğunu düşünen Memet Fuat, ödül jürisinden ayrılacak ve edebiyat çevresinde o hadiseden itibaren Sevim Burak’ın yanında yer alacak, yapıtlarına olan inancını her zaman tekrarlayacaktır. Sevim Burak, 1980’lere kadar yaklaşık on yedi yıl edebiyat dünyasından çekilir. Bu konuda şöyle yazar oğluna: “Biliyorsun seneler önce Sait Faik ödülü yüzünden hikâyelerimi yayınlamıyordum. Türk halkını yıllarca boykot ettim kendi açımdan. Artık yeter diyor Paris’ten Işıl ve Sarkis. Birçok mektuplar alıyorum şaşarsın beni unutmayanlara”(s. 95). Ömrünün sonuna yaklaştığı 80’lere gelindiğinde dostlarının ve en çok da oğlunun desteğiyle yeniden kitaplarını yayınlamaya başlayacaktır. 

1965’ten 1980’lere kadar Sevim Burak hastalığı ve ikinci eşi Ömer Uluç ile zor ilişkisi nedeniyle çok zor günler geçirecektir.

Küçüklüğünde yakalandığı kalp romatizması kronik kalp rahatsızlığına dönüşecek 1970’ten itibaren peşini bırakmayacaktır. 1974 yılında Ömer Uluç’la gittiği Avrupa’da muayene olur. Paris ile Londra’da katater ameliyatı geçirir; kalp kapakçığının değişmesi gerektiği kendisine söylenir. Ancak Uluç iş için Nijerya’ya atandığından Sevim Burak bu ameliyatı geciktirerek onunla gider. Bir buçuk yıl Afrika’da kalır. Dönüşte 1978 yılında Londra’da kalp kapakçığı ameliyatı olur. Hastanede gerektiği kadar kalmayarak İstanbul’a döner. Yakıt sıkıntısı, parasızlık hastalığını ilerletir. Felç geçirir, ağır zatürreye yakalanır. Kendini toparladığı her seferinde yazmaya yoğunlaşır. 1980 yılında Haseki Hastanesine yine bir ameliyat için yeniden yattığında Ömer Uluç’tan ayrılma kararı alacaktır.

Oğluna yazdığı mektuplarda Sevim Burak, hem kocalarının hem de edebiyat çevresindeki erkeklerin tavrını isim belirterek samimi bir dille, tüm yalınlığıyla anlatır. Bu yüzden mektuplar yayınlandıktan sonra tepki almıştır. Önemli bir ressam olan Ömer Uluç’un Sevim Burak’a özellikle hastalığı sırasında zalimce yaklaşımını mektuplar dile getirmektedir.

1982’de “Ah Ya Rab Yehova”yı oyunlaştırarak Sahibinin Sesi adıyla yayınlar. 1983 yılında Yanık Saraylardan sonra edebiyat dünyasına gürültülü bir şekilde yeniden gireceği ikinci öykü kitabı Afrika Dansı yayınlanır. Hastalıkla geçen yaşamındaki tüm ayrıntıları bu yapıtta sergiler, Haseki Hastanesi raporu kitabın başköşesinde yer alır.  

Afrika Dansı kendisinin de mektuplarında belirttiği gibi kavramsal sanatın edebiyatta en ileri ve en özgün örneklerindendir. Görselliğin ön planda olduğu bu metinde sözcüklerin kağıda yerleştiriliş tarzı, belli bir ritim duygusu yaratan tekrarlar, yazarın farklı temalar etrafında yaratmak istediği atmosferi hazırlar. Dilin görsel etkisinin ön planda olduğu bu kitap, memlekete hâkim, yalnızca toplumsal edebiyatı baş tacı eden edebiyat çevresinde, özellikle Sevim Burak’ın “Yazı ağaları” dediği YAZKO tarafından anlaşılmaz, hatta dışlanır. Kitap hakkında hiçbir tanıtım ve eleştiri yazısı yayınlamayarak kitabı görmezden gelirler.

Sevim Burak’ı yine mektuplardan öğrendiğimize göre eleştirmenler arasında Memet Fuat ve Doğan Hızlan tutmaktadır. Memet Fuat, Afrika Dansı yayınlanınca Yanık Saraylar bir tohumdu şimdi çiçek verdi, 17 yıl sonra ustalaşmışsın diyecek,  sağlığını korumasını tavsiye ederek, Afrika Dansı için Türk edebiyatının dünyaya açılabileceği ve 100 yıl yaşayacak bir sanat şaheseri olduğunu söyleyecektir (s. 192).

Salah Birsel de Sevim Burak’ı anlayan, destekleyen nadir yazarlar arasındadır. Sergüzeşti Nono Bey Elmas Boğaziçi adlı yapıtında Sevim Burak’a on iki sayfa ayırmasının bu çevrede kıskançlık yarattığına değinir Sevim Burak. Ayrıca yazarı sık sık ziyaret ettiğini, kızı Elfe’ye “Annenin yazdığı her kâğıt parçasını sakla lütfen, bunu unutma, Türk edebiyatının en büyük yazarıdır, başkaları da anlayacak” dediğini  (s. 123) öğreniriz mektuplardan.

Afrika Dans’ı kitabıyla ikinci kere ödülü dener. Sabahattin Ali öykü yarışmasına aday olur. Sevim Burak’tan daha çok yapıt beklediğini belirten ilk ödülün jürisi yerine bu seferki jüri, Burak’a profesyonel bir yazar olduğu için ödülü vermeyecektir. Sevim Burak kendisine kurulan “sukut konspirasyonu”na aldırmamaya çalışarak, oğlunun da katkılarıyla git gide büyüyen ama bir türlü bitiremeyeceği, aşık olduğu bir yarış arabası üzerine yazdığı “Ford Mach 1” romanına konsantre olacaktır. Romanın içinden başka başka öyküler çıkıyor, adeta metin doğuruyordur. Sevim Burak’ın tüm külliyatına baktığımızda iç içe geçişler, benzer temaların tekrarı göze çarpar. Romanına çalışırken, aynı zamanda Everest My Lord (İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar) adlı oyunu ile Palyaço Ruşen adlı öyküsü oluşur. Yaşamının sonuna yaklaştığında bu dünyayı terk edeceğini hissettiğinden midir bilinmez, yazı yaşamının en verimli dönemindedir. Bir de yapıtlarını kabul ettirmeyi arzulamaktadır: “Ne biçim edebiyat diye homurdananlara kabul ettirinceye kadar çalışacağım” (s.256) der oğluna.

Münzevi bir şekilde, yazılarını daktilo eden en yakın dostu Nebahat ile birlikte gecesini gündüzüne katarak, az uykuyla yazmayı sürdürecektir. Kağıtları perdelere iğneleyerek ya da yere yayarak, kendi deyimiyle “fal açarak” metinlerini büyük bir titizlikle örecektir. Oğlu Karaca’ya yazdığı mektuplarda hastalık, vefasızlık, parasızlık ve yalnızlığın Sevim Burak’ı oldukça yıprattığı görülmektedir.  Edebiyat çevresinde suskunluk, parasızlık ve hastane yatışları yazmaya yoğunlaşmasını zorlaştıracaktır. Kızıyla birlikte yaşayan yalnız bir anne ve kadın yazar olmanın tüm olumsuzluklarını yaşayacaktır. Oğluna, “bir yazar erkek olmalı ve karısı ona yardım etmeli-ki bu hep böyle oluyor- ama bir erkek sadece benim yazı yazmam için bana bakar mı?” (s. 193) diye sorar.

Sevim Burak, insanlardan çok eşyalara bağlanmayı tercih edecektir; yaşamı boyunca karşılaştığı kötülük, “açıkgöz” insanlardan uzaklaştırmıştır onu. Oğlunun kendisine gönderdiği paranın çoğunu antika eşyalara harcamayı tercih eder. Hatıraları içinde barındıran bu eşyaların ruhu, kendi yaşamının eşyalarıyla birlikte yapıtlarına siner.

1967 yılında Güzin Dino’ya yazdığı mektupta okuyucu kitlesini belirlemiştir:  “Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok. Açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. Dünyalarını kaybetmişler için… Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara, hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım. Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım. Aptallara da sevgim var” (24).

31 Aralık 1983 günü, yeni bir ameliyat için yattığı Haseki Hastanesinde hayata veda edecektir. Çocukluğu ve gençliğinin geçtiği, yapıtlarında önemli bir yeri olan Kuzguncuk’taki Kuzguncuk Camii’nde namazı kılınır; Nakkaştepe Mezarlığına defnedilir.

Everest My Lord (1984) ve Palyaço Ruşen (1993) ölümünden sonra yayınlanır. Oğlu, kendisine yazdığı mektupları birinci baskısı Mach 1’den Mektuplar (1990) adıyla son baskısını ise Beni Deliler Anlar (2009) adıyla yayınlar. 

“Hikâye ya da İmge ya da Tansık”  başlıklı 1966’da yazarlığını anlattığı makalesinde “yazarlık, benim insanlık gururumu kurtarabilme aracıdır. Hayatımda gururumu kurtarabildiğim tek yer hikâyelerimdir” der Sevim Burak, “hikâyelerimdeki kadınların neden, hep böyle çilekeş olduklarını –erkeklerin niçin, kötü olduklarını bilmiyorum. Kim bilir, her şeyin, neden böyle kötü olduğunu bilemeyeceğim-sebeplerini hiçbir zaman bulamayacağım için yazıyorum” diye ekleyecektir. Oysa Sevim Burak, yaşarken sandığı kadar yalnız değildir, birçok kadınla aynı deneyimi paylaşmaktadır, bilmeden; bilmediğinden acısı katlanarak artmış… kötülüğün acısı güzel kalbini kocaman büyütmüştür…

30 yıl önce ölen Sevim Burak’a, mezar taşında yazılı en çok sevdiği öykülerinden “Boyalı Kuş”tan bir bölümle selam edelim:

         “SENİ GÖRÜYORUM

ORDASIN

          AĞACIN ALTINDASIN

          NEFES ALMIYORSUN

GÖZLERİN AÇIK

             UPUZUN YATIYORSUN

           KOCA KUŞUN YANINDA

UYUYORSUN”

 

Senem Timuroğlu'nun diğer yazılarını okumak için;

Zabel Yesayan'ın Trajik Sonlanan Hayat Hikayesinin İzini Sürmek

"Bir Kere Eğemedim Şu Kadının Başını; Suat Derviş..."

Türk Edebiyatındaki İlk Kadın Sosyalist Şair; Yaşar Nezihe Bükülmez

Araftaki Kadın; Halide Edip

İlk Türk Kadın Romancı; Fatma Aliye

Türk Kadın Hareketinin En Önemli Aktivistlerinden Biri; Nezihe Muhiddin


Fotoğraflar  SevimBurak.com adresinden alıntılanmıştır. (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü)

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri