20
Ocak

Boğaziçi Caz Korosu Şefi Masis Aram Gözbek ile Söyleşi

20 Ocak 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Mayıs ayında başlayan direniş sürecinde öne çıkan figürlerden biri oldu Boğaziçi Caz Korosu’nun yetenekli şefi Masis Aram Gözbek. Genç yaşında hatırı sayılır başarılara imza atmış; yedi senedir şefliğini üstlendiği korosuna dünya koro olimpiyatları şampiyonluğunu tattırmış; çalışkanlığı, disiplini, duyarlılığı, samimiyeti, ülkesine olan sevgisi ve sıra dışı topuzuyla hepimizin sevgisini kazanmış bir isim. Masis ile onun yoğun temposundan adeta zaman çalarak dört saat süren, zaman zaman güldüğümüz, zaman zaman gözlerimizin dolduğu bir söyleşi yaptık. Onun müziğe olan tutkusunu, hayallerini, hedeflerini konuşurken aslında yaptığı çoksesli müziğin onun kişiliğine ve taşıdığı kültürel değerlere ne kadar uyduğunu bir kere daha fark ettik.

 

Söyleşi- Işıl GEREK

Bundan önceki söyleşilerde seninle koronun yola çıkış hikâyesi üzerine konuştuk, koroyu daha geniş kitlelere tanıtmak için söyleşiler yaptık. Ama artık koro yolunu çizdi, hatta seninle beraber bir marka oldu. Özellikle Gezi süreciyle bu tanınırlık inanılmaz boyutlara ulaştı. Şöyle bir baktığında yıllar içinde koronun gelişimini nasıl değerlendiriyorsun? Yavaş yavaş senin kafandaki, hayallerindeki noktaya ulaşıyor mu?

Koronun şefliğini üstlendiğimde ya da aslında ondan önce, bir korom olsun, yarışmalara katılsın, ödüller alsın, şampiyon olsun, işte Türkiye’yi temsil edecek bir milli koro gibi olsun, ya da Türkiye tarihinde çok önemli bir kırılma noktası olan bir olayda çok önemli bir misyon edinsin gibi hayallerim yoktu tabii. Koronun şefi olmam, tamamen benden önceki şefin görevini bana devretmesiyle oldu. Yani koro şefi olmak gibi bir idealim yoktu benim. Ama şöyle ki herhangi bir şeyin sorumluluğunu aldığımda, onun en iyi şekilde olması için çok çaba sarf ederim. Dolayısıyla Cihan’ın şefliği bırakmasıyla koro da bana kaldığı zaman, bir anda sorumlulukla baş başa kaldım. Zaten 2005’te korist olarak koronun bir üyesiyken de çalışmaları çok ciddiye alıyordum. İşte iyi bir müzikalite çıksın, performanslar güzel olsun diye. Ama o zaman şefi asiste ediyordum. Ama tüm sorumluluk bana geçince daha iyi nasıl olabilir üzerine çok düşündüm ve elimden geleni ardıma koymayacağım dedim. O zaman Boğaziçi’nde matematik okuyordum ama müzik de hep vardı kafamda. Koronun şefliğini üstlenmemle bu alana daha fazla odaklanmam gerektiğini fark ettim. Zaten benim yapımda vardır. Kendime bile söylemediğim ya da aklıma getirmekten imtina ettiğim bir özgüven vardır bende ve ben bir işi üstleniyorsam onun en iyi olması için çok çabalarım. Bu bilinç benim hayatımın her alanında vardır. Dolayısıyla koronun üstüne düşersem, belli bir oranda ivme kazanacağını biliyordum. Çünkü istemek tek başına yeterli olmuyor, uğraşman ve emek harcaman gerekiyor. Bunu ne kadar yaparsan, o kadar iyiye gidiyorsun. Bazen aksamalar olduğunda o zaman kendimi hadsizce ve acımasızca eleştirebiliyorum. Ama bir şeyleri başarabileceğimizi zaman içinde iyice anladım. 2007’de koroyu ilk devraldığımda, yeni bir yaklaşımla yeni bir kadroyla çalışmalara başladık. Ve iki ay sonra çıktığımız bir konserde bu çalışmalarımızın güzel bir sonuç verdiğini görünce, tamam dedim, olacak. Ve sonra Vocal Total a capella yarışması için Avusturya’ya gittik.  İlk yurtdışı deneyimimizdi. Hemen aynı sene IKSV Caz Festivali’nde söyledik. Yani bu işe yeni başlayan biri için bunlar yenilir yutulur türden şeyler değil aslında düşününce. Bunlar oldukça tabii ufkumuz açıldı, vizyonumuz gelişti. İnsanın hayalleri bir şekilde bildikleriyle ilintili aslında. Çünkü bilmediğin bir şeyi hayal edemezsin. Bildiğin birtakım şeyleri birleştirerek hayaller kurarsın. Ama yine hedef konusuna gelecek olursak, aklımdaki şey en başından beri, koronun mutlaka dünyada bir yerinin olması gerektiğiydi ki bu da şimdi oluyor yavaş yavaş. Türkiye’den çıkıp dünyaya ulaşınca, deneyimledikçe, gördükçe hayallerimiz de arttı. Bu çalışarak ve çabalayarak ivme kazanan bir panorama aslında.  Ama bunun sonu yok, hep daha iyisi var. Koro şu an istediğim seviyeye geldi diye bir şeyi hayatım boyunca söyleyebileceğimi sanmıyorum. Dememeyi de tercih ederim zaten.

Zaten bu sanatın doğasına da aykırı.

Tabii, tabii. Ama fena bir yolda değil. Her sene kendimize ders çıkartıyoruz. Ve her sene daha iyi oluyoruz. Koronun benim şefliğimdeki yedinci senesi, bazı eksiklerimiz elbette oluyor ama yedi senede elde ettiğimiz başarıları zamana oranlayınca fena bir yerde olmadığımızı söyleyebilirim. Ama benim işim sürekli olarak eksikleri tespit etmek, bakmak ve görmek. Dolayısıyla sürekli bir ilerleme olabilmesi için bu eksiklerin fark edilmesi ve giderilmesi lazım.

Gezi’nin sloganlarından biri haline gelen “Çapulcu musun Vay Vay” sizin metro klibini solladı sanki?

Ya evet aslında ama bunun rasyonelleri o kadar da basit değil. Aynı amaçla üretilmiş ya da ortaya konmuş işler değildi. İkisi de çok fazla izlendi, şöyle bir tesadüf var ikisi de 6 Haziran. Biri 6 Haziran 2011, diğeri 6 Haziran 2013. Bu benim çok hoşuma giden bir detay. 2015’i merakla bekliyorum.

(Gülüşmeler)

İlki, yani metrodaki o flash-mob bilinçli bir çalışmaydı. İkincisinin ise bir amacı yoktu, tamamen doğal olarak gelişti. Gezi’deki tek amacımız, şarkılarımızla o insanlarla beraber olmaktı. İşte Kürşat’ın aklına bu sözlerin düşmesiyle bir anda ortaya çıktı. Koronun en başından beri, biraz benim yapımdan da kaynaklanan, hızlı aksiyon alabilme yetisi de yardımcı oldu tabii. Metro videosunu tamamen tasarlayarak yapmıştık, ama bu şarkı kendiliğinden bir anda ortaya çıktı, bir anda internete kondu ve yayıldı. İkincisinin başarısı samimiyetindeydi. Çünkü hiçbir art niyet yoktu. Zaten art niyet olmadığı için bu kadar insan benimsedi. Metro videosunu neden solladı? Neticede metrodaki eğlence odaklı bir şeydi. Ama Gezi’deki videoyla biz aslında sanatın kitleleri etkileme gücünü fark ettik. Çok hassas bir dönemde bunu bir kez daha hatırlamış olduk. Sanatın neler yapabileceğini unutup, sanatın gücünü arka plana atıyoruz. Ama en etkili sözü sanatla söylüyoruz. Biz o video ile sanata siyaset bulaştırmak ya da taraf olmak gibi bir amacı hiçbir zaman benimsemedik. Bundan da kaçındık hatta. Bu şarkı herkesin ortak endişelerine tercüman oldu bir yerde. Bir şekilde hayatımıza müdahale edildi, bazı dayatmalar yapılmaya çalışıldı, artık evimize, yatağımıza kadar girmişlerdi, insanların canına da tak etti. Ağaca vurulan ilk kepçe de bu olayları ateşledi. Biz de bu noktada sade, mizahi, içinde hiciv duygusu barındıran bu sözlerle, bizden, kendi kültürümüzden bir melodiyle bunu yapınca, herkesin çok hoşuna gitti, yayıldı. Bir de hiçbir hakaret vs. içermediği için her eve girdi, her görüşten, her yaştan, her kültürden insanın diline dolandı. Dolayısıyla bağırıp çağırıp, saldırganca slogan atmak yerine böyle samimi bir şekilde derdimizi dile getirince, etkisi de aynı oranda samimi ve büyük oldu.

Ve Gezi’nin sonradan fark ettiğimiz o ruhuna da çok uydu. Biz tabii o zaman Gezi’nin öyle bir ruhu olduğunu bilmiyorduk çünkü doğal olarak, hatta rastlantısal bir şekilde gelişti her şey. Bir sürü başka element bir araya geldi ve sonradan böyle bir Gezi ruhu oluştu.

Tabii tabii, şu çok önemli. O şarkılar, o mizahi söylemler orada can buldu. İlk prova, ilk performans orada yapıldı. Bu süreçte her şeyin provası o alanlarda alındı.

 

“Çoksesli koro geleneği olan ülkelerde huzur var.”

Bunu çoksesli bir koronun söylüyor olması da önemli değil mi?

Kesinlikle. Çoksesli koro ne demek? Birbirinden farklı insanların bir araya gelip her şeyden öte birlikte iş yapabilmesi demek. Bunu bizim koro üzerinden detaylandırırsak; mesela şu an 45 kişi var koroda. Birbirinden bağımsız, farklı yaşlarda, farklı altyapılarda, farklı tiplerde, kültürlerde insanlar, farklı zevkleri, hassasiyetleri, alışkanlıkları olan, farklı birikimleri olan bireyler bir arada bir iş yapmaya çalışıyor. 40-45 kişiyi farklılıkları koruyarak ortak bir noktada buluşturabiliyor olmak çok zor ama aynı zamanda önemli bir şey. Yani ben buna sivri taraflarımızı yuvarlayabiliyor olmak diyorum. Tüm bunları koruyarak nasıl tek bir ses çıkarabileceğimizi gösteren bir örnek aslında. Bir koroya baktığımızda aslında hep böyle idealini kurduğumuz o “çoksesli” yaşam biçimini çok rahat bir şekilde görmüş oluyoruz. Türkiye’deki çoksesli bir koro olarak bunu yapabiliyor olmak çok önemli. Bu kültür Türkiye’de çok yoktur, çoksesli koro geleneği olan ülkelere bakıyorsun zaten, huzur var, insan ilişkileri daha farklı. Bakıyorsunuz ki birbirini dinleyen insanlar var. Çünkü çoksesli bir koroda da sen birbirini dinlemek zorundasın, aksi halde kakafonik kötü bir şey ortaya çıkar. Dolayısıyla bu aynı zamanda çoksesli bir koronun mesajı olarak bambaşka bir pencere açtı. Hem koro müziği hem de koro müziğinin temsil ettiği değerler düşünüldüğünde bu çok önemli bir dönüm noktası.

Muhteşem İzmir konserinize de değinmeden geçmeyelim. Binlerce insanı Gündoğdu Meydanı’na topladınız, herkes şarkılarınıza eşlik etti. İzmir’e ayrı bir düşkünlüğün var değil mi?

İzmir’de hem bana karşı hem de koroya karşı çok güzel bir ilgi var. Haziran sürecinden sonra her şeye daha hassas yaklaşıyoruz. Her şeyi daha büyük tepkilerle ele alır olduk. Bu güzel bir şey tabii ki ama işte bunu başka amaçlar için kullanmamak lazım. Mesela bu süreci yaşarken bunu uzun uzun konuştuk, sürekli durum kontrolü yaptık. Hiçbir şeye malzeme olmak istemedik ve hassas davrandık. O şarkıların yeri meydanlardı, Gezi’ydi, o şarkıların orada söylenmesi anlamlıydı. Biz şu konuda kararlıydık. Koronun hiçbir siyasi yönelimi olmayacaktı. Yani bizim siyasi bir tepkimiz oldu tabii ama bu tamamen dayatılmaya çalışan hayata karşıydı. Hiçbir siyasi partinin taraftarı olarak ya da herhangi bir siyasi partiyi karşımıza alarak bunu yapmadık. Bazı etkinlikler belirli bir partinin propagandası haline getirilmemeli. Biz, her ne kadar bazen bizim dışımızda gelişen olaylara maruz kalsak da buna dikkat ediyoruz. Zaten bizim İzmir’deki konserlerimiz her zaman çok coşkulu geçiyor. Gündoğdu’daki konserin bizim için ayrı bir önemi vardı. 2014 kadrosunun ilk konseriydi. Ve karşımızda binler, herkesin enerjisi muhteşem. Kordon’da bütün balkonlar dolu. Ve şu açıdan özeldi. Şu anda mücadelesini verebildiğimiz, o peşinden koştuğumuz tüm bu değerleri borçlu olduğumuz Atamız için sahneye çıkmak çok başka bir duyguydu. Onun için ne yapılsa az ama biz inanılmaz bir yoğunlukla seslendirdik şarkılarımızı. Her sene Ege Üniversitesi’nde mutlaka bir konser veririz. İzmir’de bizi seven ve destekleyen bir kitle var, takipçilerimiz var. Ben de koro vesilesiyle İzmir’e gidip geldikçe hayran olmaya başladım. Birçok açıdan İzmir’e hayran olmamak elde değil şimdi. (Gülüşmeler) Neyse, İstanbul’da doğmuş, İstanbul’da büyümüş ve İstanbul’da yaşayan biri olarak, İzmir’e gittiğimde biraz nefes alma fırsatı buluyorum. Tabii ki yaşamak bambaşkadır ama arada bir soluklanmaya gitmek hakikaten çok iyi geliyor. Hem insanı çok başka, hem havası çok başka. Yani kavga gürültü yok, koşuşturmaca yok, bir siesta hali. Her yer elinin altında, çevresi güzel, Mordoğan, Seferihisar, Çeşme, Foça. Her gittiğimde orada yaşayan insanlara imreniyorum. Hep kafamdan geçiriyorum orada yaşamayı ama en azından konserlerimiz olduğunda birkaç gün fırsat yaratıp ya önceden gidiyorum ya da sonradan birkaç gün kalıyorum. Güzel yani. (Gülüşmeler)

Mayıs ayında başlayan süreçle, direnişle beraber birçok foruma katıldın, fikirlerini paylaştın. Sen her ne kadar koronun belirli bir siyasi görüşe angaje olma gibi bir durumu yok desen de, direnişin sana siyasi bir kimlik kazandırdığını düşünüyor musun?

Orada çok farklı tepkiler aldım tabii. Kimisi işte Çapulcu Masis, kimisi Mustafa Kemal’in askeri, yani herkes kendi evladı olarak benimsemek istiyor hem beni hem koroyu. Çok böyle keskin şeylerin bir parçası olmak istemiyorum. Bu aslında hepimizde olduğu gibi bende de şuna vesile oldu. Bazı şeylerin daha fazla farkına vardık. Şimdi daha farklı bakabiliyorum olan bitene. Siyasete çok fazla ilgisi olan bir adam değildim sadece genel kültür bazında bilgilerim ve buna dayanan görüşlerim vardı. Ama içine girdikçe daha çok okuyor insan, daha çok araştırıyor. Ve yeni yeni tartışmalar, yeni yeni fikirler ortaya çıkıyor ve olgunlaşıyorsun. Ama yine de ben şuyum, ben buyum diyebileceğim bir siyasi kimliğim olduğunu düşünmüyorum. Ama tabii sanatçının hiçbir zaman içinde bulunduğu toplumdan kopuk olabileceğine de inanmıyorum.

Sen aslında “Sanat, söyleyecek sözü olanın işidir.” diyorsun. Uluslararası alanda ülkeni çok büyük başarılarla temsil ederken, bir yandan da yaşanan toplumsal ve politik gelişmelere karşı ciddi bir sorumluluk taşıdığını düşünüyor musun?

Tabii kitlelere seslenen, görüşlerini paylaşan biri olarak belli bir sorumluluk taşıdığımı düşünüyorum. Bu ağır bir şey tabii ki. Bazen çok ince bir çizgi üzerinde yürüyorsun. Doğru yönlendirmelerle, bilgiyle, akıl yürütmeyle o ince çizginin üzerinde yürüyebileceğimize inanıyorum. Ama tabii ki, bu attığınız her adımı etkiliyor. Mesela Temmuz ayında Avrupa Koro Olimpiyatları’na katılacaktık ama gitmedik. Çünkü ülke çalkalanıyordu. Hepimizi çok yakından ilgilendiren, hepimizin hayatını ve her anlamda geleceğini etkileyen çok hassas bir dönemdeydik. Bu süreçte burada olmak, destek vermek, katkı sağlamak çok daha anlamlı olacaktı. Ve ortak aldığımız bir kararla gitmedik. Ve bence yarışmayla elde edeceğimiz deneyimden çok daha fazlasını kazandık bu süreçte.

Koro çok farklı ailelerden, eğitimlerden, altyapılardan gelen karma bir kadroya sahip. Ve sen bir şekilde bu çeşitlilikten bütünsel bir topluluk oluşturup, çoksesli bir müzik yaratabiliyorsun, çok da övgü dolu tepkiler alıyorsun. Burada biraz senin eğitmen kimliğinden bahsedelim istiyorum aslında. Sen koristlerine ciddi bir eğitim de veriyorsun.

Şeflik kavramıyla başlayalım. En temelde orkestra şefliği ve koro şefliği olarak ikiye ayrılıyor. Temelde ikisi de aynı işi yapıyor gibi gözükse de birbirinden ayrıldığı çok önemli bir nokta var ki o da insan ilişkileri. Koro şefinin kimliği çok farklı. Orkestra şefinin gerektiği zaman herkesin derdiyle tek tek ilgilenmesi gibi bir yükümlülüğü yoktur. Herkesin nabzına göre şerbet verme gibi bir hassas durumu yoktur. Ya da insanlara müzik öğretmez. Orkestra şefi, zaten işini yapan adamların bir arada çalmalarını sağlar, kendi yorumunu katar. Hatta orkestra şefleri kendi özgürlüklerini daha fazla yaşarlar müzikte. Çünkü karşısındaki müzisyenler ne kadar iyiyse, orkestra şefinin hareket kapasitesi de o kadar genişliyor. Ama koroda öyle değil. Yeri geliyor bir ağabey, bir baba, yeri geliyor sırdaş, yeri geliyor öğretmen. Yeri geldiğinde kötü polis, yeri geldiğinde arabulucu. Yani tüm bunları düşününce koro şefi yüzde yirmi ya da otuz müzik yapıyor. Geri kalan kısmı bu ilişkileri, insan ilişkilerini yürütebilmek oluyor. Yani önemli olan bu bahsettiğimiz çeşitliliğe sahip olan ekibi bir arada tutabilmek. Çünkü koro şefi bir eğitmen aynı zamanda. Hem müzikal anlamda hem de sosyal anlamda. Koro şefliğinde işin pedagojik tarafı müzikal tarafından ağır basıyor. Ve bizim enstrümanımız sesimiz ve bedenimiz. Ve iyi bir müzikaliteye ulaşmak, iyi bir ses çıkarabilmek direkt olarak ruh sağlığıyla ve motivasyonla ilgili. Koristlerinle kurduğun ilişki, mesafe, disiplin çok önemli. Dolayısıyla koro şefi tüm bunlardan sorumlu. Koro şefi aslında bir denge unsuru, onun görevi denge kurabilmek. Tabii bir liderlik vasfı yoksa bu dediğim şeyler çok zor oluyor. Çünkü korodaki insanlar bir yerde şefe hayranlık duyuyor, onun görüşlerini önemsiyor, onunla müzik yapmak istiyor. Bu aslında şefin hayalidir. Ve o kırk elli kişi o hayale ortak olur. Yani tüm bu detayları bir araya getirerek çok hassas olmak durumundasın. Her şeyi görmek, duymak, bilmek zorundasın. Tabii bu da herhangi biri gibi rahat bir hayat sağlamıyor haliyle ama eğer bütün bu sorumluluklarla mutluysan, o zaman doğru yoldasın demektir. Sonra herkesin seni anlamasını bekleyemezsin. Kendini doğru anlatabilmek de bir sanat. Dolayısıyla, bu insanların güvenini ve sana olan inancını kazanmak durumundasın.

 

“Son dönemde yaşadığımız öğretici süreç, hepimizin inancını tazeledi.”

Türkiyeli bir Ermeni olarak, birbirini daha fazla dinleyen ve anlayan bir ülke olacağımıza dair inancın ne durumda? Sence senin müzikle başardığın o çoksesli ama uyumlu melodiyi ülke olarak başarabilecek miyiz?

Yani şöyle insan ümit etmekten vazgeçmemeli bence. Hayalini kurduğu şeylerin peşinden umutla gitmeli bence. Benim hiç inancım yok dersem, yaşamanın hiçbir anlamı olmaz bence. Bir şeyin olmasını istiyorsak en başta buna inanmalıyız zaten. Sonra da gerekenleri yerine getirmeliyiz. Ben birey olarak bu ölçüde davrandığımı düşünüyorum ve buna inanıyorum. Tabii ki bu son dönemde yaşadığımız ciddi öğretici sürecin de birçok kişinin inancını tazelediğine inanıyorum. Yine bu süreçte karşılaştığımız birçok manzaranın, daha öncesinde imkânsız gözüyle baktığımız şeylerin aslında o kadar da imkânsız olmadığını gördük canlı örneklerle. Ne bileyim geçtiğimiz sene bu zamanda birbirine yakın duramayacak, farklı siyasi görüşe mensup toplulukların bu yaşananlarla kol kola, omuz omuza olduklarını gördük. Yani birbirini hiç tanımayan insanların yardımlaşmaları, o zor anları paylaşmaları bizim umudumuzu arttırdı açıkçası. Bunun olabileceğine inandığım için de ben koro müziğini hayatımın bu kadar önemli bir yerine koyuyorum aslında. Yani inandığın şeyin gerçekleşmesi için mücadele etmedikçe, sen de bir katkıda bulunmadıkça o zaman hiçbir şeyin anlamı olmuyor ve boş bir hayat geçirmiş oluyorsun.

Söz konusu kültürel çeşitlilikleri koruyarak, bir bütün içinde uyumla yaşamak fikri olunca akla ilk gelen isimlerden biri Hrant Dink oluyor tabii. Burada onu da anmadan geçmeyelim. 19 Ocak tarihi hepimiz için büyük bir utanç. Ama sen nasıl hissediyorsun? Hrant Dink Vakfı Ödülleri’nin verildiği gece koro bir performans sergiledi. Sahnede konuşma yaparken gözünden akan o bir damla yaş tam olarak neyin dışavurumuydu? İnternette canlı yayınlanan bir törendi ve bilgisayardan da olsa senin o duygu yoğunluğun hepimize ulaştı. Sen orada tam olarak ne hissettin?

(Sessizlik) Yani gözümde hep sırtından vurulan bir adam canlanıyor. O resim gözümün önünden gitmiyor. Orada bir sürü şey geçti kafamdan tabii. Yıllarca Ermenilerin yaşadığı zorluklar. Ailelerinden, memleketlerinden ayrılan çocuklar, aç susuz günlerce yürütülen binlerce insan. Yani kendi yurdundan edilmek istenen bir millet düşün. Yıllarca yaşadığın, kültürünü oluşturduğun, ismini verdiğin topraklardan sürülmek istenen. Ve hala birileri çıkıp da ya işte siz nereden geldiniz diyebiliyor. Uzaydan gelmedik yani. Yani birileri çıkıp böyle çiğ bir şekilde, büyük bir cehaletin ürünü olarak, yer yer aşağılayıcı, yer yer dışlayıcı, yer yer tehditkâr söylemlerde bulunabiliyor. Tabii bunların hepsi benim bire bir yaşadığım şeyler değil ama ben bunları duyuyorum, hissediyorum en başta. Ve kulakları duymayan, gözleri görmeyen bir insan değilsen eğer bunları fark edersin. Yani böyle bir toplumdan bugüne kadar yetişmiş birçok değer var. Türk tarihinde çok önemli noktalarda yer almış Ermeni isimler var. Aslında düşündüğünde bu insanlar kendi ülkeleri için çalıştılar ve çalışıyorlar da. Birileri çıkıp olayı bir ötekileştirmeye ayrıştırmaya soktuğu zaman bu sefer insan tabii sorguluyor. Bu ötekileştirme olmasa, bu insanlar zaten en doğal şekliyle bir arada yıllarca yaşamış, birbirinden kız alıp birbirine kız vermiş, birbirlerinin hayatını kurtarmış. Ki zaten hala anlatılır, zamanında bu sürgünler yapılırken birçok Türk aile Ermeni aileleri evlerine almış, korumuş. Çünkü bu insanlar bir arada zaten, birbirlerinden sürekli beslenmişler. Mutfaklarındaki yemek isimleri bile birbirine karışmış, aileleri karışmış, kültürleri, müzikleri karışmış. Yani Anadolu’da harmanlanmış bir halk var aslında baktığımız zaman. Ama işte cehalet o kadar kötü bir şey ki kim ne dese ona inanıyorsun. Cahil birini alsan, yetiştirsen mesela, hep belirli fikirleri empoze etsen, o da kalkar gün gelir birini vurur. Bu yüzden önemli olan, birileri bir hiç uğruna hayatını kaybederken, kim olursa olsun, arkasından ağlamak değil de bunun sebeplerini araştırmak ve bunun sebepleri konusunda dürüst olabilmek. Yani bir insanın hayatını kaybetmesinin bize kazandıracağı da bir şey olması gerekiyor. Yani terazide bir kefe aşağı inerken diğeri yukarı çıkar. Dolayısıyla, öncelikli sorunumuz cehalet ve bu cehaletten kaynaklı sevgisizlik ve bilgisizlik. Ama yani aydın saydığımız birçok kişi, bir sürü sarayların mimarının Ermeni olduğunu, işte çok sevilen bazı şarkıların bestecisinin Ermeni olduğunu bilmiyor ya da bilmezden geliyor. Bu halkın içinden yetişmiş insanlara uzaylı muamelesi yapılabiliyor. Dolayısıyla ben orada, o sahnede, kendimi bir Türk gibi hissederek aynı zamanda… Zaten bunu hep söylerim şaka yollu, mesela Türkiye- Ermenistan maçı olur ben Türkiye’yi tutarım. Çünkü benim Ermenistan ile bir bağım yok. Ben Ermeni’yim ama bu toprakların çocuğuyum, buradan besleniyorum, burada aşık oluyorum, burada babamı kaybediyorum, tüm sevinçlerimi, üzüntülerimi burada, arkadaşlarımla, eşimle dostumla yaşıyorum. Dolayısıyla sen nerede paylaşıyorsan oralısın, sen o insanlarlasın. Benim o sahnedeki konumum şu anlamda çok farklıydı. Orada ben bir Türk korosunu çalıştırıyorum. Yurtdışında defalarca kez bu ülkenin bayrağını göndere çektirmiş, bu ülkeyi gururla temsil etmiş, kitlelere İstiklal Marşı’nı okutabilmiş ve neredeyse Türkiye’nin milli bir korosu haline gelmiş bir koronun şefiyim ben orada, Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı olarak. Ben İstiklal Marşı okunurken en coşkulu şekilde eşlik edebiliyorsam, o bayrak göndere çekilirken en yoğun duyguları yaşıyorsam, o sahnede de aynı şekilde çok yoğun duygular içine girdim. Yani beni sırtımdan vurmuşlar gibi, anlıyor musun?

Hrant Dink’i tanıma fırsatın olmuş muydu?

Şöyle, ilkokulda bir gazete çıkarıyorduk. Hatta ilk sayısıydı gazetenin. Agos’a bir ziyarete gittik. Orada tanıştık Hrant Ahparig ile. Bir de onun haricinde babamdan biraz bilirim. Onun bir ya da iki dönem üstüymüş Tıbrevank’tan, yatılı okuldan. Yani hem ondan dinlediklerim hem de birebir tanışığımdaki gözlemim, geri kalan okuduğum, izlediğim, dinlediğim her şey şunu hissettiriyor. Bu kadar iyi niyetli bir insan, bunu yapmak zorunda olmadığı halde, Ermenistanlı değil, Türkiyeli biri olarak, büyük riskler almış ve bunun bedelini de hayatıyla ödemiş biri olarak, hep diyoruz ya gerçekten halkların kardeşliği için en çok uğraşmış insanlardan biriydi ve böyle olmamalıydı.

Öldürülmeden çok kısa bir süre önce Agos’ta bir yazı kaleme alıyor ve diyor ki, “Kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmazlar. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.” Biz maalesef ülke olarak onu haklı çıkaramadık. Senin gözlemlerin ne yönde, hala o tedirginliği yaşayan insanlar, aileler var mı?

Yaşanıyor diye düşünüyorum. Çünkü bu tedirginliğin geçmesi adına bir şeyler olmuyor maalesef. Hala bazı meseleler, ilkokul çocuğu psikolojisinden kurtulamayan bir zihniyetle ele alınmaya çalışılıyor. Garip garip, insanlıktan çok uzak teoriler üreten ve buna inanan bir kitle var. Şunu anlamıyorlar, kimsenin derdi soykırım vs değil. Sadece belli noktalarda hak etmediği bir muamele görmek istemiyor bu insanlar. Bu noktada ben belirli konularda sağlam durmak zorunda olan ve Türkiye adına kararlar vermek zorunda olan kişilere de saygı duyuyorum ve onların durumlarının da çok kolay olmadığını anlayabiliyorum. Bazı şeyleri kabul etmek kolay değil ama kaçmak da çözüm değil. Maalesef ki burada dert bizden çıkıyor ve bizi hiç ilgilendirmeyen aktörlerin, Fransa’nın onun bunun meselesi haline geliyor. Hedeflenen çok farklı şeyler var şüphesiz ki. Ve bu da çok çirkin bir tablo sunuyor. Oradaki samimiyetsizliği çok çirkin buluyorum. Onların derdi, işte Ermeniler hak etmedikleri bir muamele görüyor vs değil. Türkiye’yi zora sokmak için bir şeyleri kullandıklarının farkındayım. Ama meseleyi sadece buna endeksleyerek çözümden kaçmak biraz çocukça geliyor. Burada bunu yönetebilecek ustaca bir tavır lazım. O da çok üzülerek söylüyorum, yakın gelecekte başarılabilecekmiş gibi gelmiyor.

Aslında Hrant Dink bunu şöyle açıklıyor. Diyor ki, “Bizim sorunlarımızın Avrupa’da, Amerika’da sermaye yapılması zoruma gidiyor. Bu çağda ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul edebilirim ne de bir devletin. Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımdaysa hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanıyla boy ölçüşemez.”

Tabii, mesela şöyle olsa. Atıyorum Türkiye biraz daha olgunlukla yaklaşabilse ve diğer ülkelerin emellerine alet olmadan, biz ilişkilerimize güveniyoruz, biz hatalarımızı kabul ediyoruz, bunlar neticede tarihte karşılıklı yapılmış şeyler, ama biz özür diliyoruz denebilse… Bu gururunu ayaklar altına almak değildir. Bu çok tanıdık bir psikoloji, her gün hepimizin yaşadığı. Özür dilemek zordur ama büyük erdemdir. Koskoca bir ülkeyi yönetiyorsan, bu kadar insanın da, Türkiye sınırları içinde yaşayan azınlıkların da, Ermenilerin de huzurundan sorumlusundur. Yani soykırım konusu açıldığında en iyi arkadaşlıkların bozulmaması, birilerinin birilerini öldürmemesi gerekiyor. Bunun güvencesini de devletin ve ülkenin aydınlarının sağlaması gerekiyor. Ben nasıl koromun içindeki huzurdan sorumluysam ve her görüşe saygı duyuyorsam, her bir koristin bir şekilde var olabilmesi için çabalıyorsam, onları dinliyorsam, onlara karşı bir haksızlık yaptığımda hatamı kabul ediyorsam aynı şeylerin ülkemizde de olması lazım, karşılıklı. Yani iki taraf da inadından vazgeçmeli ve bazı şeyler vicdanlarda çözülmeli.

Hrant Dink, Anadolu’ya ve türkülere olan bağını da birçok yazısında dile getiriyor. Siz de aslında adınızda caz geçse de, folklorik eserlere yer veriyorsunuz repertuarınızda. Türküler bizi daha mı iyi anlatıyor?

Biz türkü söylemeyi çok seviyoruz her şeyden önce. Bence zaten bu topraklarda yaşayan bir insanın Anadolu türkülerini benimseyebilmesinden daha kolay bir şey yoktur. Zaten bu bizim kendi kültürümüz, kendi yaşantımız. Türkülerde anlatılanlar şu an yaşadığımız şeylerin en saf halleri. Bunun yanı sıra katıldığımız uluslararası festivallerde bizi en iyi yansıtan şeyin türkülerimiz olduğunu düşünüyorum. Yani bizim bir caz söylememizle türkü söylememiz arasında fark var. Türkülerle o yoğun duyguyu daha çok hissediyoruz ve hissettiriyoruz.

Ve şimdi yeni bir macera. Matematik ve kompozisyondan sonra orkestra şefliği bölümüne geçtin. Neden böyle bir seçim yaptın?

Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda kompozisyon okuyordum. Çok isteyerek girdiğim bir bölümdü. Eskiden caz kompozisyonlarına ilgi duyardım, Berklee hayallerim falan vardı. Sonra biraz daha klasik eserlere ilgi duymaya başladım. Ama koro çok vaktimi aldığı için kompozisyona istediğim kadar vakit ayıramadım. Hayat tarzım buna izin vermedi. Çünkü bir kompozitörün kendi kendine kalması gereken bir zaman olmalıdır. Oturup düşünüp tasarlaması, belki duygularını, düşüncelerini filtrelerden geçirmesi için bir zaman gerekir. Dolayısıyla benim buna fırsatım olmuyordu. Bizim okulda da zamanında Gürer Aykal’ın hocalık yaptığı, aynı bölümün bir dalı olan orkestra şefliğine öğrenci alınacağını ve Antonio Pirolli’nin ders vereceğini duydum. Pirolli Türkiye’deki en iyi şeflerden biri. İtalyan bir şef, 8 senedir Türkiye’de, opera alanında uzmanlaşmış biri. Öyle olunca ben bir heveslendim ve başvurdum. Sınavı kazandım ve başladım. Zaten orkestra şefliğinde deneyim elde etme fikrim ve arzum hep vardı. Orkestraları ve iyi şefleri izlerken yakın bir bağlantı kuruyordum ve neden ben de yapamayayım diyordum. Şimdi işte derslere devam etmeye çalışıyorum. Yine istediğim kadar zaman ayıramıyorum koronun işleri yüzünden ama orkestra şefliği konusunda kendimi geliştirmeyi çok arzu ediyorum.

Koro şefliği ve orkestra şefliğini karşılaştırdığında teknik farklılıklar ya da zorluklar neler?

Koro şefliğinde tek bir enstrümanı idare ediyorsun, insan sesi. Ama orkestrada yaylılar, nefesliler, vurmalılar, bunların kendi içindeki alt bölünmeleri, milyon tane enstrüman var. Bütün hepsinin yapısına, notasyonuna, ses aralıklarına, çalış stillerine, 21. yüzyıl yeni çalma tekniklerine, klasik ve romantik eserlerle beraber modern eserlere, tüm bunlara hâkim olmak zorundasın. Dolayısıyla her enstrümanı biraz biraz çalman gerekiyor aslında. Ben mesela o konuda çok eksiğim. Bir yaylı çalgılar dersim olacak ve bir yaylı çalgıyı öğrenmem gerekecek. (Gülüyor) Tüm bunların dışında, orkestra şefinin herkesle anlaşabilecek evrensel bir dile sahip olması gerekiyor. Dünyanın neresine gidersen git o evrensel dili konuşmak zorundasın ki herkes seni çok iyi anlasın. Bir de orkestralar kendilerine gelen şefleri bir yargılarlar önce. Hele de gençsen ve kalantor müzisyenlerle çalışıyorsan ve mesela yeni bir şey yapmak istersen ama kendinden emin değilsen, orkestra tokadı yapıştırır sana. Yani orkestra şefliğinde ne istediğini çok iyi bilmen gerekiyor ve her anlamda her şeye çok hâkim olman gerekiyor.

Tüm bu çabaların karşılıksız kalmıyor aslında. Kısa bir süre önce Ten Outstanding Young Persons (İz Bırakan On Genç) ödülünü aldın. Çok anlamlı bir ödül, tebrikler…

Evet, çok teşekkür ederim. Kültürel başarı kategorisinde Türkiye’nin en başarılı genci ödülünü aldım. Dünyanın en büyük sivil toplum kuruluşlarından JCI’ın (Genç Liderler ve Girişimciler) düzenlediği bir yarışma. Hatta Şafak Pavey de dünya finaline hak kazanmıştı ve ödül almıştı geçtiğimiz yıllarda. Özel bir ödül gerçekten. Törende koroyla bir performansımız da oldu. Ödülü almaya çıktığımda da bende emeği olan birçok kişiye teşekkür ettim. Ailemden, yakın çevreme, tabii ki korodan Kürşat’a her zaman benim yanımda olduğu için, kilise korosundaki şefimden müzik kulübüne, birçok engeli beraber aştığımız arkadaşım Burak’a, bütün üniversitelerimdeki hocalarıma, o an aklıma gelen herkese teşekkür ettim. İki sene önce kaybettiğimiz bir arkadaşımız vardı Güniz diye, koroda birlikte şarkı söylediğimiz bir arkadaşımızdı. Ödülü de babama ve Güniz’e ithaf ettim.

Son olarak koronun sıkı takipçileri için yakın zamandaki konser tarihlerini paylaşır mısın?

Tabii ki. 22 Ocak’ta Yeniköy’de Avusturya Kültür Ofisi’nde sahne alacağız. Hemen ardından 23 Ocak’ta da Caddebostan Kültür Merkezi’nde sahne alacağız. Biletleri biletix üzerinden temin edebilirler. Herkesi bekliyoruz.

 

Fotoğraflar- Orçun Dalarslan

 

Boğaziçi Caz Korosu’nu ve konser haberlerini aşağıdaki linklerden takip edebilirsiniz.

www.bogazicicazkorosu.com

www.facebook.com/bogazicijazzchoir

www.twitter.com/bogazicicazkoro

 

Yurtdışı konserler:

Boğaziçi Caz Korosu,

-mayıs ayında Bulgaristan’da European Grand Prix’nin bir ayağı olan International May Choir Competition’a

 -temmuz ayında Letonya’da Dünya Koro Olimpiyatlar’na (World Choir Games 2014)

-ekim ayında Fransa’da dünyanın en prestijli birkaç koro festivalinden biri olan Polyfollia 2014’e özel davetli olarak katılacak.

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri