16
Ocak

Asıl varlığı varoluş olan bir süreciz biz...

16 Ocak 2014 Yazar: Uluer Aydoğdu | Köşe adı: KERKENEZ
Tüm Yazılar

 

Bütün sistemler başlangıç koşullarına (cennet, çocukluk) aşırı duyarlıdır. Herkes o birliği, denge halini arar, özler, ama bir yandan da geri-dönüşümsüz bir şekilde düzensizleşmeye, dengeden uzaklaşmaya, karmaşıklaşmaya başlamıştır. Karmaşıklaştıkça, bu karmaşıklığı yönetecek örgütlenmeler/oluşumlar (kendi bedenlerimizde kalp, beyin, sindirim sistemi vb.; toplumsal bedenlerde krallıklar, ulus-devletler, demokrasi vs.) ortaya çıkar. Ancak hepsi de öngörülemez süreçlerdir. Bu bağlamda kaotik ortamların yeni yeni oluşum ve örgütlenmeler, kurum ve yapılar, daha genel anlamda yeni türler oluşturabileceğini öngörebilir ama bunların neler olacağını bilemeyiz. 

 

Uluer Aydoğdu


Tek, biricik ve eşsiz olan yoktur. Olsa, hiçbir şey olmazdı!

Burada 'yokluk', hem -tek, biricik ve eşsiz diye bir şey yoktur- hem de, -bu haliyle tek, biricik ve eşsiz olmayan bir şeydir o- anlamındadır. 

Kavramlaştırırsak: Bütün gerçek olmayandır. Yaşa Adorno! Öyleyse gerçek de, bütün olmayandır. 

Tek, biricik ve eşsiz olanın 'olabilmesi', yani bir hayatının olabilmesi için bu teklik, biriciklik ve eşsizlikten uzaklaşması gerekir ki hayat/ tarih dediğimiz süreç de bu uzaklaşmanın hayatıdır/tarihidir. Daha ilk nefesi aldığımızdan itibaren bu teklik, biriciklik ve eşsizliğin, yani 'birliğin' -1’lik- ifadesi olan denge durumundan/düzenden uzaklaşmaya başlarız. Kendimizi bildiğimiz an ise bütünlüğün –bütün, gerçek olmayandır- yitmeye başladığı andır. Bu an bir çatallanma eşiğidir aynı zamanda. Bütünden/birlikten/dengeden/düzenden/cennetten kovulup kendi varlıklarımızın farkına varırız. Tarihimiz başlamıştır. Başlangıçtaki düzen/denge/birlik/biriciklik/eşsizlik zamanın oku istikametinde yavaş yavaş ve hızlı hızlı bozulmaya,  bozunmaya ve sistem düzenden düzensizliğe, dengeden uzak denge durumlarına, birlikten çokluğa, biriciklikten bir doluluğa doğru hareket eder.

Bütün sistemler başlangıç koşullarına (cennet, çocukluk) aşırı duyarlıdır. Herkes o birliği, denge halini arar, özler, ama bir yandan da geri-dönüşümsüz bir şekilde düzensizleşmeye, dengeden uzaklaşmaya, karmaşıklaşmaya başlamıştır. Karmaşıklaştıkça, bu karmaşıklığı yönetecek örgütlenmeler/oluşumlar (kendi bedenlerimizde kalp, beyin, sindirim sistemi vb.; toplumsal bedenlerde krallıklar, ulus-devletler, demokrasi vs.) ortaya çıkar. Ancak hepsi de öngörülemez süreçlerdir. Bu bağlamda kaotik ortamların yeni yeni oluşum ve örgütlenmeler, kurum ve yapılar, daha genel anlamda yeni türler oluşturabileceğini öngörebilir ama bunların neler olacağını bilemeyiz. 

Kaçış Çizgisi

Karl Marx'ın Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i'nde söylediği üzere "İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar." Örneğin "Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar." (1) Tam bir kaçış ya da kopuş ya da oluş, aslında hem geleceği hem de geçmişi ortadan kaldıran bir şeydir. Yani hakikaten “geberip gitmesi gerekiyor bu dünyanın” (2) ama “Kim bize bir kaçış çizgisi üzerinde bütün kaçtıklarımızı tekrar bulamayacağımızı söyleyebilir?” Yani buradan çıkmak mümkün mü? Öyle ki “Sonsuz ana babadan kaçarak, kaçış çizgisi üzerinde Oidipus oluşların hepsini tekrar bulmuyor muyuz? Faşizmden kaçarken kaçış çizgisi üzerinde faşist katılaşmalara yeniden rastlıyoruz. Her şeyden kaçarken, nasıl anavatanımızı, iktidar oluşlarımızı, alkollerimizi, psikanalizlerimizi, ana babalarımızı yeniden oluşturmadan kaçabiliriz?”

Yeryüzü-oluş tam da bu yüzden elemelerden ya da elenmelerden geçip geleceğe doğru düz/doğrusal bir yürüme bandı değildir. Deleuze ve Parnet “Sonuç, yazmanın sonucu nedir?” diye sorarlar. Duvarı delip geçmek veya aşmak, büyük bir sabır ile duvarı törpülemek; yazmanın bunlardan başka bir sonucu yoktur. Fitzgerald’ın gerçek kopuş diye adlandırdığı işte budur. Kim ki geleceğe kalmak istiyor, yol’dadır. Yol yanılsaması, varacağı yerler vaat eder ona.

Zihin, bilinç ve göz kapalı devresi

Elektronlar o kadar hızlı hareket ederler ki biz onları yakaladığımızı düşünürken onlar çoktan bir başka yere gitmişlerdir. Tanınmaz oluş budur işte. Böylece dağılırlar, sürekli kendilerini ortama yayarlar. Dağıtıcı oldukları kadar yaratıcıdırlar da. Fitzgerald şöyle der: “15 yıl önce Great Neck banliyösünün trenlerinde gördüğüm insanların aynısını hissediyorum: kara delik beyaz duvar sistemi olarak adlandırılabilecek bir sosyal sistem vardır. Daima baskın anlatımların beyaz duvarlarına iğnelenmişiz, biz daima öznelselliğimizin beyaz deliğine, her şeyden daha kıymetli benliğimizin kara deliğine saplanıp kalmışız. Bizim kimliğimizi veren ve kendimizi bize tanıtan nesnel belirlenmelerin hepsinin yazıldığı duvar; kendi bilincimizle, duygularımızla, ihtiraslarımızla, çok bilinen o küçük sınırlarımızla ve onları etrafa tanıtmaya çalışan isteklerimizle kendi kendimizi yerleştirdiğimiz delikler. Yüz, bu sistemin bir ürünü olsa da, bu sosyal bir üretimdir: gözlerin kara deliği ile beyaz yanaklı geniş bir yüz. Toplumlarımız yüz yaratmak ihtiyacındadırlar.”

İktidar aygıtı bize bir yüz verir mi demek istiyor? Kesinlikle. Yüzle beraber bir kişilik, bir karakter verilir. Daha doğrusu kurulu yüzlerden birisini seçeriz ve böylece “kendi kendimizi yerleştiririz deliklerimize.” Yüzümüzün beyaz duvarında iki kara delik olan gözlerimiz her şeyi yutar, aslında yutulduğunun farkında olmadan. Zihnimizde iktidarın kodlarıyla tasnif edilen malzeme, bilincimize yani sahneye yansıtılır ve bunları zihnimize yeniden iletmekle sorumlu olan gözlerimiz, yansıttığımız dünyayı gösterir bize. Dışarıya/dünyaya değil içe/kendimize bakıyoruzdur. Gördüğümüz budur, işlem tamamdır. Yuttuğumuz dünya kara bir deliktir ve bizi yutmaktadır. Deleuze ve Parnet tam da bu noktada “… yüzü nasıl bozmalı?” diye sorarlar. Kişiliklerimizi, karakterlerimizi nasıl bozmalı? Yani oyunu? “Dibinde dönüp durmak yerine, kara delikten nasıl çıkmalı? Hangi parça kara delikten çıkmaya yarar?”

İşte bu sahnede; sokakta, siyasette, sanatta süreksiz aklın sürek avı

Jim Morrison, kertenkele kral, The Doors’ta duvarların içinden geçer. Öyleyse yüzü bozmakla işe başlamak gerek. Öyledir, “İmleyenlik ve yorumlama dünyadaki iki hastalıktır, despot ve papaz çiftidir” ve etrafımız bunlarla doludur. Ne kadar kaçmaya çalışsak da bir yolla karşımıza çıkarlar, dünyanın başına gelmiş en büyük tehlike “sabit akıl”la birlikte. Böylece bir aşkınlık icat ederler. Yaşamın üzerinde bir heyula gibi duran. Oradan doğru yaşamın aşağılanışını görürüz. Yaptıkları yaşamı üreten, yaratan bir şey değildir, tersine yaşamı boğup atar.

Kendinde kendi kendine kendini dölleyip kendinde kendi kendine kendini yaratmak, kendini yarattıkça varedip varettikçe varolmak. Bilmedikleri ya da bilmezden geldikleri şudur: Her şey yok olur! Asıl varlığı oluş, yani varoluş olan bir süreciz biz ve eşikte alır sözü, bir varoluş cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Goethe, Mephisto eliyle:

“Hep yadsıyan o ruhum ben!

 Çünkü oluşan her şey,

 Yok olmayı hak eder…(3)

İnsanı “dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek” istiyorum ben. “Tekrar balık olabilmek”(4)

Öyle görünüyor ki varolan biz'den, şimdiye kadar defalarca denememize rağmen, yeni, kozmik bir dengeye  sıçrayamayışımız yapıp ettiklerimizin bizi yeni bir biz yapacak kadar yeni, yeterli ve güçlü olmayışından. Şöyle ki “Yeni bir dil öğrenen kişi (…) acemiliğinde her sözü önce ana diline çevirir; oysa ancak hafızasında anadilini yoklamaksızın yeni dilin içinde devindiğinde, o dilin içindeyken, içine doğmuş olduğu dili unuttuğunda, yeni dilin ruhunu ele geçirebilecek, o dilin içinde özgürce söz üretebilecektir.”(5) Yeni bir dünya istiyorsak bu yeni dünyanın anlam, değer ve kuralları, yani bilgisi de yeni olmalı. Varolan anlam, değer ve kurallar içinde kalarak yeni bir dünya yapamayız. İçine doğduğumuz dünyayı unuttuğumuzda, yeni dünyanın bilgisini, anlam, değer ve kurallarını ele geçirebilecek, bu yeni dünyanın içinde özgürce yaşayabileceğiz.

2014 (2014 tane 1’dir) yılı kaosun kalbinden o kozmik dengeye açılan kapı olsun. 
 

 


(1) Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i, Karl Marx, Çev.:Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s. 30.

(2) “… bırak gebersin geberecekse dünya/ Gerçek gelişmedir bu. Haydi ileri.” Arthur Rimbaud

(3) Goethe, Faust

(4) Henry Miller, Sexus

(5) Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i, Karl Marx, Çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s. 31.

Kapak tasarımında kullanılan illustrasyon Mathias Pedersen'e aittir.

Sayfa tasarımında kullanılan illustrasyon ve fotoğraflar; "Subconscious" (Odlly Spliced), "Key Face" (Jeffrey Michael Harp), "Surreal Faces" (Muffinn)

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri