07
Ocak

Ressam Cihat Aral ile Söyleşi

07 Ocak 2014 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

 

Günceli kaybetmeyen, düşünen, sorgulayan, üreten, muhalif bir ressam Cihat Aral. Şimdilerde 50 yıllık sanat yaşamından izler sunan ve hayatı boyunca yaşadıklarına tanıklık eden retrospektif sergisinin heyecanını yaşıyor. Resimdeki temel meselesini toplumda yaşananlara bir karşı koyuş olarak özetleyen Cihat Aral’ın İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki sergisinde 12 Eylül döneminde yaptığı yıkım resimleri, yersizlik ve yurtsuzluk teması altında gruplandırdığı göç resimleri, metropollerde hayat bulmaya çalışan çöp insanlar resimleri, kadın ve töre resimleri ile son dönemde yaptığı direniş resimleri yer alıyor. Çağdaş, figüratif resmin önde gelen temsilcilerinden Cihat Aral ile zamana tanıklık eden resimlerini, muhalif kimliğini ve sanat yaşamını konuştuk.

 

Söyleşi – Işıl Gerek

 

Cihat Aral’ın resim yolculuğu nasıl başladı?

Benim resimle tanışmam ortaokul yıllarına rastlıyor. Benden iki yaş büyük olan ağabeyim bir gün bir resimle geldi eve. O zaman tanımıyorum tabii ama öğretmeni El Greco’dan bir kopya yaptırmış. O zaman müthiş etkilendiğimi hatırlıyorum. El Greco genellikle formları bozar. Rönesans sonrasında Maniyerist bir yaklaşım gelişmiştir, bilim adamları bunu göz bozukluğuna bağlar. Neyse beni, o gördüğüm resim çok etkilemişti, bunu ben de yapabilirim diye başladı ve zamanla bir tutku halini aldı. Sonra Samsun’da bir sinema vardı, Ferhan sineması. Ferhan Şensoy’un babasının sinemasıdır. Resim öğretmenimin yönlendirmesiyle bir arkadaşımla beraber o sinemanın afişlerini yapıyorduk. Sonra Samsun’da yine, karalahana tarlalarında Van Goghvari resimler yapıyorduk. Öyle ki öğretmenlerimiz çok destek oldu ve bir ilkokulun girişinde sergi bile açtık. Ama tabii o zaman çok fazla bir bilgimiz de yok. Sergiyi gezmeye gelen bir hava yüzbaşısından İstanbul’da bir Güzel Sanatlar Akademisi olduğunu ve orada eğitim verildiğini öğrendik, tabii dünyamız değişti, bir anda hedefler, hayaller… Böyle başladı serüven.

Bu uzun sanat yolculuğunda Cihat Aral’ın resimleri nasıl aşamalardan geçti?

1968-69 aslında resmimin tam olarak ortaya çıkmaya başladığı yıllar. Kendi içinde bir üslubun olduğu, artık kıvama gelmiş, pentür tat ve değerlerini kendi iç disiplininde çözümlemeye başlamış bir süreci yaşadım aslında. Ondan sonraki süreçlerde insan yaşamla bağ kuruyor. Dış dünyanın gerçeklikleri önünüze çıkıyor. Akademi yıllarında, başlarda resmin kendi sorunlarıyla ilgili çabalarınız oluyor, resmin öğretisini içselleştirmeye çalışıyorsunuz. Ama bir yandan da kendi bilgi birikiminiz ve yaşanmışlıklarınız doğrultusunda nasıl bir yol çizmek istediğiniz üzerine düşünüyorsunuz. İşte bu noktada, Fransa’da aldığım eğitimden sonra bambaşka bir bakış açısı geliştirdim. 70’li yıllara yaklaşırken daha şiirsel resimler yapıyordum, resimlerimin dili daha yumuşaktı, daha naif resimlerdi. Ama Fransa’da gördüklerim, benim etrafımdaki itici güçler başka şeyleri de fark etmemi sağladı. Şunu biliyorum ki bir sanatçı kendini tekrar etmemeli. Bir üslup oluşturmak adına tekrara düşerseniz, kendinizi geliştiremezsiniz. Fransa’da gördüklerim biraz bana bunları kattı, yeni bakış açıları kazandırdı ve bu süreçte resmim de bazı aşamalardan geçti tabii.

 

“Dadaizm Batı’da etkilerini hissettiriyorken, biz hâlâ empresyonizmin ilk zamanlarını yaşıyor gibiydik.”

Aslında sanat tek başına bağımsız ya da toplumsal yaşamdan kopuk bir olgu değil, bütün gelişmelerden etkileniyor. Cihat Aral’ın resimlerine kronolojik olarak göz attığımızda, bugünlere gelene kadar, sizin yaşadığınız süreçteki kırılma noktaları nelerdi?

Hayata bakışınız, idealleriniz, ütopyalarınız hepsi aslında sanatınızın gelişiminde rol oynuyor. Ama benim resmimdeki bu kırılma noktası Batı resmi ile karşılaşmam diyebilirim. Fransa’da gördüklerim, bu süreçte okuduklarım hepsi benim sanatımı etkiledi tabii. Yani şövale önündesiniz. Fırça ve boyalarla karşı karşıyasınız. Bu resim olgusunun ilk adımı. Ben tuvali bir oyun alanı, bir savaş alanı olarak görüyorum aslında. O mücadeleyi kazanmak zorundasınız. Yani izleyicinin ilgisini çekebilmek için biçiminizden, renk anlayışınızdan, ideolojinizden taviz vermemek zorundasınız. Resim aynı zamanda bir birikim meselesi. Tarihsel bir birikim, kişisel bir birikim. Asıl sorun yurtdışına gidip geldikten sonra ne getirip ne götürdüğünüzle ilgili. Akademi’ye döndüğümüzde bizim de yaklaşımımız buydu. Ama Akademi’de dirençli, gelenekselleşmiş statükocu, kırılması zor bir yapı var. Yani biz zaten geleneği bütünüyle reddetmiyoruz. Geleneğin iyi yanlarını alıp, yeni çağdaş değerlerin katılmasını öngörüyorduk. Ama dediğim gibi en büyük ve en önemli kırılma noktası Batı resmiyle karşılaşmamdı.

Bu süreçte Türk Resmi ne gibi aşamalardan geçiyordu?

Türk resmi 150-160 yıllık bir süreçtir. Ve çok geç kalınmış süreçlerdir. Dadaizm Batı’da etkilerini hissettiriyorken, biz hâlâ empresyonizmin ilk zamanlarını yaşıyor gibiydik. Ve algı olarak oraya gelebilme şansımız yoktu zaten. Batı’da Nietzsche’lerin felsefi olarak ortalığın altını üstüne getirdiği bir süreçte, biz henüz Osmanlı’nın kendi içinde politik olarak koruyamadığı, kendi sorunlarına sahip çıkamayan bir süreci yaşıyorduk.

Şu an durum nasıl?

21. yüzyıla baktığımızda bütün sanat dallarında, özellikle de resimde biçim öne çıktı, çıkarıldı. Biçim renkten oluşan bir düzlem alanı, bir illüzyon. Ama içerik bir sanatçının toplumsal gelişmelerden, sosyo-ekonomik gelişmelerden etkilenerek kurguladığı bir olgu. Bu yüzyılda yenilikçilik adı altında biçim vurgulandı ama bu kez de eserler içerikten yoksun kaldı. Toplumsal gerçeklerden kopuk bir anlayış gelişmeye başladı. Abartılı biçimlerle sanat yapıtları sadece göze hitap edecek şekilde metalaşmaya başladı ki bence bu çok acı.

 

‘Ve Bayraklarıyla Geldiler...’

Bu sergide son dönemde yaşananlara dair çok çarpıcı resimler var. Biraz onlara değinelim mi? Son dönemde ne tür resimler yaptınız ve hangi olaylar sizi çok etkiledi?

Bu sergi birkaç tema üzerine şekillendi aslında. 12 Eylül’deki yıkım resimleriyle başlıyor. Trajik, travmatik bir yersizlik yurtsuzluk duygusunun ağır bastığı, baskılar sonucu göçe zorlanan insanların hayatlarından esinlendiğim göç resimleri yer alıyor. Yani bu göç nedeniyle metropollerde tutunmaya çalışan insanların hayatlarına dair izlenimlerim yer alıyor. Onların hayatları beni o kadar etkiledi ki adeta resmin içine sürüklendim. Onların ellerinde taşıdıkları metalar bile benim resmimin birer öğesi oldu. Sonra çöpten hayat bulan insanlar, çöpün getirisiyle hayatını sürdürmeye çalışan insanlar. Bunların hepsi birer figürdür benim için, belirli bir durumun insanları değildir. Genelleştirilmiş insanlardır. Arkasından gelen süreçlerde kurban ve bayraklarını bırakıp gidenlerle ilgili çalışmalar yaptım. Toplumsal olarak bir sistem değişikliği içerisinde bazı değişiklikler oldu. Bu dönüşümle beraber ben de insanların geleceği kurmakla ilgili düşüncelerini çarçabuk terk etmeleri üzerine düşünmeye başladım. İnsanlar ideallerini terk ettiler, bayraklar bunu temsil ediyor aslında. Vazgeçtikleri ideallerini birer bayrak gibi yere atıp gittiler. Sonra belli bir süreçten geçildi ve o bayraklar başka birileri tarafından tekrar yerden kaldırıldı. Benim resmim de bu süreçte bazı aşamalardan geçti. ‘Ve Bayraklarıyla Geldiler’ resmi benim için Gezi süreciyle oldu. Yani yaşanılan topluma bir karşı koyuş. Bu karşı koyuş benim resimdeki temel meselemdir, protest tavrımdır. Ben tıpkı oradaki insanlar gibi kaybolan değerlerimi toparlamaya çalıştım. Yani bu insanlar, kaybolan hakları için, özgürlükleri için direndiler. Farklı bir sistem anlayışının içersine zorunlu olarak sokulmaya çalışıldıkları için direndiler. Ben bu direnişin içinde karşı koyuşa katıldım. Ama nasıl? Yaptığım resimlerle katılmaya çalıştım. O dili, resmimle ifade etmeye çalıştım. Biraz daha genç olsaydım onlarla beraber olurdum belki. Mesela bu sergideki büyük resimlerden biri ve Gezi öncesinde yaptığım bir resim. Gezi olayları yaşanmamıştı o zaman. Ama ben bir gün biliyordum ki bayraklarıyla gelecekler. Bayrak burada bir metafor tabii. İnsan düşüncesini, fikirlerini temsil ediyor. Ve geldiler de nitekim. Ve hayatı zenginleştirdiler. Bunun dışında töreye ait resimler de var. Kadın olgusu, Türkiye’de hala maalesef aşağılanan, ikinci sınıf insan olarak algılanıyor. Ben tabii buna tamamen karşıyım, kadının toplumdaki yerini bulmasını ve katılımcı olmasını çok önemsiyorum. Erkek egemen toplumun kadın üzerindeki şiddetini tamamen reddediyorum. Bu nedenle de bu kurban ve töre serisini resmettim. Bizler bireyler olarak yaşamsal haklarımızı kaybediyorsak zaten birer kurban oluyoruz. Benim açımdan buna karşı çıkmanın tek yolu tüm bunları tuval üzerinde ifade etmek oldu. Retrospektif bu anlama geliyor zaten. Sanatçının sanat yaşamı boyunca ürettiği yapıtlarının toplumsal bir hesap verme sürecidir. Sanatçının, topluma karşı duyduğu sorumluluğun, duyarlılığın bir yansımasıdır.

Sosyalist ideolojiyi benimsemiş bir ressam olarak Gezi sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, ben bir sosyalist ressamım sonuç olarak, bunu da açıkça söylüyorum. Ve bir sosyalist, iyi bir geleceği yaratmaya çalışan insandır, bunun için mücadele verendir. Sosyalistlerin gelecekle ilgili ütopyaları vardır. Ama bir dönem çoğu sosyalist bu ideolojilerinden vazgeçti. İşte bayraklarını bıraktılar bir yerde. Ama biliyordum ki bir süre sonra başkaları gelecek ve o bayrakları toparlayıp kaldıracaktı.

Ben yaşananları, kurulu sistemin beline vurulmuş bir darbe olarak görüyorum. Özgürlükleri kısıtlayan, toplumu baştan aşağıya değiştirme politikasına dayanan bir yaklaşım sergilendiğini düşünüyorum. Ve bu da ancak bu şekilde bir yığınsal tepkiyle durdurulabilirdi. Ben Gezi’yi bir kırılma noktası olarak görüyorum. Ve çok karanlık olarak değerlendirdiğimiz bir sürecin görünen ışığı olarak değerlendiriyorum. Bana hep sizin resimleriniz neden bu kadar karamsar diyorlar. Evet, karamsar öğeler var ama o karamsarlık olmazsa eğer ışığı da göremezsiniz. O karamsarlık kendi içerisinde bir ışık taşıyor. Gençlerin de yakalamak istediği o ışıktı. Ve bunu başaracaklarına eminim, çünkü içlerinde bu var.

 

“Nasıl bir şair insandan kopamazsa, ressam da insandan uzaklaşamaz."

Demişsiniz ki, ‘Türkiye malzemesi bol bir ülke’. Ve siz gözlem yapıyorsunuz aslında bir şekilde tuval başına geçmeden önce. Ama öncesinde büyük bir hazırlık da var değil mi? Mesela dediniz ki bazı resimlerimi yapmadan önce bir sürü videolar izledim.

Evet, kesinlikle. Mesela benim bu Roboski resimleri … Bizim ülkemiz için yaşanan en trajik olaylardan, insan katliamlarından biri. Böyle şeyler nasıl yaşanıyor, bu zemin nasıl oluşturuluyor, nasıl acımasız bir durumdur bu anlamış değilim. Tabii Roboski’yi gidip yerinde görme ve gözlemleme şansım olmadı. Fakat edindiğim kaynaklar o vahşeti olduğu gibi gözler önüne seriyordu zaten. Ama Gezi olaylarında, hastalığıma rağmen, iki büklüm olarak da olsa gitme ihtiyacı duydum. Ve o yaşananları gözümle gördüm. Mesela çöp insanlarını çizmeden önce çöp alanlarına gittim, onların davranış biçimlerini izledim. O çöp üzerindeki çocuklar gözümün önüne geldikçe hala çok duygulanırım. Köpekler sonra, orada öyle bir hareketlilik vardır ki aslında. Mesela kargalarla martıların bir siyah beyaz çatışması vardır. Bir beyaz iner, bir siyah kalkar. Böyle bir alan orası. Herkes o kadar kanaatkârdır ki orada, kimsenin birbirinin hakkında gözü yoktur. Yani bunları da gördüm ve gözlemledim. Dolayısıyla resimlerimde de bunlar yer aldı. Yani Türkiye’de malzeme eksikliği yok derken bunu kastediyorum. Keşke olsa da daha farklı bir noktaya ulaşsak. Ama mesela bizim karikatür çizen dostlarımız da aynı düşüncede.

O aydınlık, ışık bir şekilde Türkiye’de olsaydı, ne çizmek isterdiniz? Daha güzel koşullar altında olsaydık, neler çizerdiniz? Tüm bu yaşanan sosyal ve politik olaylar olmasaydı, sizin sanatınız ne yönde ilerlerdi? Neticede siz siyasi kimliği olan bir ressamsınız.

O bizim idealimiz, yakalamak istediğimiz dünya ama öyle bir toplum olmayacaktır. Ama zaman zaman bunu düşündüğüm oldu tabii, ne yapabilirdim, herhalde yine insan çizerdim, yani insana ait, günlük yaşamın içerisinde olan olaylardan esinle bir şeyler çizerdim. Yani Beşiktaş’ta dolaştığım bir balık tezgâhının önünde durduğumda, oradaki kırmızı tezgâhlarda yatan beyaz balıkların resimlerini yapardım belki. Ya da Çiçek Pasajı’nı yapardım. Sonra sokak satıcılarının resimlerini yapabilirdim. Yani yine insana ait olan şeyleri yapardım. Çünkü ben figürden kopabileceğimi düşünemiyorum. Nasıl bir şair insandan kopamazsa, ressam da insandan uzaklaşamaz.

 

“Sanatçı, bazı şeyleri simgesel olarak kullanır ve gizem yaratır. Ve anlaşılmayı izleyiciye bırakır. Çünkü bu, bir noktadan sonra izleyicinin macerasıdır.”

Sanat toplumda yaşananlardan etkileniyor dedik, asla sosyal, ekonomik ve politik olaylardan bağımsız ilerlemiyor dedik. Ama aslında sanat kendi disiplinleri arasında da bir etkileşim halinde, değil mi? Mesela siz tiyatrodan da, şiirden de, farklı disiplinlerden de besleniyorsunuz. Nelere ilgi duyuyorsunuz kişisel olarak?

Şiire çok ilgi duyduğumu söyleyebilirim. Hatta şöyle bir şey söyleyeyim. Uzun yıllar cebimde mutlaka bir şiir kitabım olurdu. Şiir aslında resimle iç içe ve çok uyumlu olan bir dal. Ben şiirle resmi çok örtüştürürüm. Çünkü oradaki ritim, kelimeler ve değerler arasında bir ilişki olduğunu düşünürüm. İyi kurulmuş bir şiir, iyi kurulmuş bir kompozisyon gibidir. Oradaki ritim, oradaki renk, oradaki birbirini tamamlayıcı kontrastlar şiirde de vardır düşününce. Bunlar paralel giden duyarlılıklar silsilesidir. 1960’larda lisede ve devamında 70’lerde üniversitede, akademide, Nâzım şiirleri okurduk. Birçoğunu ezbere bilirim. Bu da bana sanatımın gelişiminde çok yardımcı olmuştur. Ama sonra başka şiirleri de merak ettim. Mesela bir Japon şiiri antolojim vardı benim. Varlık Yayınları’na buradan teşekkür edeyim. O, müthiş bir hizmetti, mükemmel bir kaynaktı. Hala o şiirlerin etkisinden kurtulabilmiş değilim. Çok yalın, çok kısa ve müthiş anlam ve içerik taşıyan şiirlerdi. Mesela küçücük bir kelebeğin biraz sonra çalacak olan bir çanın üzerinde duruşunu anlatır. Tıpkı bir resim gibi. Sonra kısa öyküleri çok severim. Sait Faik, Sabahattin Ali öyküleri gibi ustaların öyküleri müthiştir yani.

Müzik? Çalışırken müzik dinler misiniz? Kimleri seversiniz?

Tabii tabii, çalışırken mutlaka klasik müzik dinlerim. Ben Ravel’i seviyorum. Korsakov, Borodin seviyorum. Beethoven’den vazgeçemem. Sonra Shostakovich var, Leningrad senfonisi müthiştir. Genel olarak klasik müzik dinlerim, şimdi unuttuğum ustalara da ayıp olmasın.

Tiyatro ve resim arasında da bağ kuruyorsunuz, değil mi? Mesela Brecht ve Pieter Bruegel resimleri arasında bir bağ olduğunu anlatıyormuşsunuz derslerinizde. Biraz anlatır mısınız?

Evet, bir bağ kuruyorum. Epik bir bağdır o. Günümüze kadar ulaşmış Brecht tiyatrosunun vazgeçilemezidir. Geçerliliğini hiç kaybetmemiştir. Yani burada yaptıkları izleyiciyi resmin içerisine almaktır aslında. Yani izleyicinin resmin içerisindeki öğelerle bağ kurmasını sağlayarak, onu resmin içinde dolaştırmaktır. Bruegel resimlerinde o kadar şeytansı bir yaklaşım sergiliyor ki. O Icarus’u resmin içerisinde zar zor buluyorsunuz. Sizi sürekli resmin içerisinde dolaştırmak ister. Diğer resimlerinde de böyledir. Her bir figürün ayrı bir yaşam biçimi olduğunu hissedersiniz. Bunu izleyiciyi sürüklemek adına kullanır.  Sanatçı, bazı şeyleri simgesel olarak kullanır ve gizem yaratır. Ve anlaşılmayı izleyiciye bırakır. Çünkü bu, bir noktadan sonra izleyicinin macerasıdır.

 

Peki hocam, Türk resim sanatını değerlendirdik, dedik ki ardında 150-160 yıllık bir geçmiş var. Şöyle bir baktığınızda, Türk izleyicisini nasıl buluyorsunuz? Türkiye’deki o sanat algısı, altyapı gerçekten olması gereken seviyede mi?

Şunu söylemeliyim ki bu Türkiye’de eğitsel bir sorundur. Yani bu güzel sanatlar fakülteleriyle olup biten bir şey değildir. İlköğretim ve lise sürecinde resim derslerinin durumunun çok da verimli ve öğretici olduğunu düşünmüyorum. Ya da ilk ve orta öğretim müfredatında sanat tarihi diye bir ders olduğunu duymuyorum hiç. Yani öğrenciler illa da sanatçı olacaklar diye bir şey yok tabii ki ama bir altyapı kazandırmak açısından bunun çok büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Önemli olan sanatsever yetiştirebilmektir. Öğrenciyi sanatla tanıştırmaktır. Hatta önce insanın kendi bedeniyle tanışmasını, kendisini sevmesini sağlamak sonra da dış dünyayı algılamasını sağlamak noktasında sanatın rolünü yadsıyamayız. Günümüzdeki bu katliamlar, savaşlar ancak sanat ile yok edilebilir. Eğitimsizlik ve bilgisizlik çok büyük bir sorun. Sonra galerilerde çok az izleyici görüyorum. Bu da toplumsal bir göstergedir. Sanat eserine bir mal, bir meta muamelesi yapılıyor. Bu eserler birilerinin deposunda kilitli kalıyor. Oysa galerilerde daha çok kişiye ulaşmalı ki taşıdığı sorumluluğu yerine getirebilsin, amacına ulaşsın.

Cihat Aral’ın İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki retrospektif sergisi 2 Şubat 2014’e kadar ziyaret edilebilir.

 


Sayfa tasarımında kullanılan görseller;

Ve bayraklarıyla geldiler, Cihat Aral, Tuval Üzerine Yağlıboya, 2013

Icarus, Pieter Brueghel,

Diren İnsan, Cihat AralTuval Üzerine Yağlıboya, 2013

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri