17
Aralık

“Ressam Yunus Emre”

17 Aralık 2013 Yazar: Aslıhan Kazancı | Köşe adı: GÖKADA
Tüm Yazılar

 

Kafamda; dokumacılar dokuyor, afyon satıcıları mahpushanenin koridorlarında yürüyor, Nazım; Balaban’ı Kemal Tahir’e “ressam Yunus Emre” olarak anlatıyor, köylü kadın buğday topluyor ve  Anadolulular iki boyutlu bir baharda yürüyor. 

 

Aslıhan Kazancı

İbrahim Balaban, damdakiler’den ve Şair Baba’nın yetiştirdiklerinden.  İlk defa on altı yaşında  ayıngacılıktan(*) üç yıl altı ay ceza almış, sene 1937. Resme ve edebiyata çocukluğundan beri ilgili olan Balaban cezası boyunca yazmaya ve resim çalışmalarına devam etmiş. 1941’ de Nazım’ı tanımış ve aynı yıl hapisten çıkmış. 1942’de ise evlendiği gün evini basan akrabasını öldürüp yeniden cezaevine girmiş ve bu sefer Nazım’a çırak olmuş.

Bu yazı; bağlamındaki kişilerin, durumların, olguların birbirinden bağımsız veya birbirleriyle ilişkili perspektiflerinden değerlendirilerek birden fazla yoruma bürünebilirdi.  Bursa Cezaevi, Cumhuriyet’in ilk yılları, Anadolu’nun hali, resim ve halk, usta-çırak ilişkisi, hem akrepsi hem serçemsi hem midyemsi ve hem koyunsu Anadolu desenleri… Bağlamı, birçok etken ve bu etkenlerin farklı birleşimleriyle doğurduğu yeni etkenlerle zenginleşen Balaban’ın hikayesi bu yazıda nasıl biçimlenecek şimdilik ben de bilmiyorum. Kafamda; dokumacılar dokuyor, afyon satıcıları mahpushanenin koridorlarında yürüyor, Nazım; Balaban’ı Kemal Tahir’e “ressam Yunus Emre” olarak anlatıyor, köylü kadın buğday topluyor ve  Anadolulular iki boyutlu bir baharda yürüyor. 

Balaban’la ilk defa; Devlet Tiyatroları’nın, Balaban’ın yazdığı Şair Baba ve Damdakiler anı romanından uyarladığı müthiş oyunla tanışmıştım. Oyunda, Balaban’ın eserlerini hiç görmeden sadece yaşanmışlıklarını  yaşadım.  Suç, ceza, vefa, kalleşlikler, cehalet, aydınlık, damdakilerin “kapalı” da ve halkın toprakta yaşayışını, o zamanın ta kendisini hatta belki de bir parça Memleketimden İnsan Manzaraları’nı gördüm. Tüm gördüklerim bir zamanın hatta nispeten bugünün de gerçekleriydi ve zaten öyle bir atmosferde toplumsal gerçekçi bir yaklaşımdan ne kadar uzak olunabilirdi? Eserleriyle henüz tanışmamıştım. Aslında oyunun afişinden şüphelenmeliydim. Balaban saf gerçeği kendinden süzüp, gördüklerini ve yaşadıklarını; hissettirdiği renkler, imgeler, perspektiflerle sunarmış meğerse. Gerçeğini, bu kadar gerçek ve aynı zamanda izlenimsel sunacağını öngörmemiştim. Resimlerin hikayeleri pür gerçeklerdi ama bu gerçekler sanki bir rüya sekansından, anlık çağrışımlar silsilesinden, gözün görüp biriktirdiği imgelerden hem bir anlatı hem bir müzikle beraber kopmuş gibiydi. Ve buralıydı, belki şu anda yürüdüğüm toprakta elli yıl önce çalışanlardı resimdekiler ya da anneannemin annesiydi Ateşin Başındakiler’den biri. Nazım, Balaban’ın Bahar Tablosu için yazdığı şiire “İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın” diye başlar ve Balaban’dan gördüğüm pigmentin tüm gerçekliğiyle kelimelere bürünmüş anlatısıdır şiirin devamı:

“…Ellerim ellerini, dokunun, okşayın, avuçlayın,

İşte anamın sütü,

karımın eti,

gülüşü çocuğumun.

İşte sürülen toprak.

İşte insan:

dağın taşın, kurdun, kuşun efendisi.

İşte çırakları, işte poturunda yamalar

İşte karabasan,

İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarında öküzleri.

On yıl mapusta yattı ama kaybetmedi

Umudunu Balaban.

İşte Seçköy’den Ali’nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya”

 

Şiir resimle ya da resim şiirle birlikte okunmalı. Gerçeğin ve bu gerçeğin doğurduğu gerçek hislerin iki farklı ifadede ama böylesi aşkın bir anlatımda sunulmuş halini Türkçe okuyabiliyor ve Anadolu’da yaşıyorken kaçırmamak gerek.

Balaban’ın süregelen gerçekliği anlatış biçimi çok etkileyici. Anlattıkları klasik bir yaklaşımla resmedilebilirdi ve yine anlatılmak istenen gerçeği anlatırdı fakat Balaban gerçeği gerçek kadar anlatan gerçekten öte kompozisyonlar kurmuş. Evet, dönem avangartların (öncü birlik teriminden gelen yenilikçi, deneysel anlamında) devri ama o zaman bu durumda o dönemde avangart mı olunuyor yoksa avangart mı doğuluyor? Maalesef Balaban’ın kitaplarını henüz okumadım ve üslubunu nasıl açıklamış bilmiyorum. Zaten şu anda yorumluyor olmak da benim için daha keyifli. Bence Balaban aslında yeni, deneysel bir üsluba öykünerek oluşturmadı ifadesini, zaten gördükleri, hissettikleri, toprağından beslendikleri ve halkın fazlasıyla gerçek ve düşsel efsaneleri pigmente büründüğünde başka bir “şey” olamıyordu. Çarpık anatomi, oransız perspektifler, renklerin ve şekillerin bir araya gelişi, her bakışta alternatif hikayeler sunan  devinimsel anlatılar. Evet, aslında Balaban’ın gördükleri buydu ve Anadolu da buydu. Beyinde saklanmış görüntülere, kalpten yükselen hislerin ve ruhun aldığının bir sızıntısıdır bu ve Anadolu’da böyledir aslında. Bu durumda yetenek mi bunu bu kadar saf sunan yoksa gördüklerini tüm varoluş yetileriyle beraber hissedebilmek mi bilemiyorum. Kendi ifadesiyle “Yaşantımızı ne kadar iyi tanımlarsak, yaşantımızdan çıkan sanatımızı da somut biçimde saptamış oluruz. Çünkü sanat yaşantımızın iz düşümüdür.”

Gerçeklik ve resimden bahsetmişken Heidegger’den de bahsetmeliyim sanırım. Sanat yapıtının sadece  temsil değil ama toplumun ortak anlayışını, ruh halini, toplumun gerçeğini anlattığını belirten Heidegger gerçeğin sanat yapıtıyla ortaya çıkacağını ifade etmiş bu anlayışla, Vincent van Gogh’un Köylü Pabuçları tablosunu incelemiştir. Tabloda yıpranmış, eskimiş bir çift pabuç vardır ve o artık sadece bir çift pabuç değildir. Pabuç resimden akla sıçrayan bir taştır ve dalga dalga izlenimler yaratacaktır gözlemcide. Pabuç işlevselliğini değil, artık o pabucun duygusunu ve gerçekte ne olduğunu anlatır. Pabuç artık emektir ve görselliğinin özündeki doğrudur. “Köylü kadının ağır ayak izleri, tarla yolunun ıssızlığı, açıklıktaki kulübe, saban izleri ve ocaktaki yıpranmış ve kırık iş aletleriyle birlikte, bütün o mevcut olmayan dünyayı ve toprağı kendi çevresinde ifşa olunmaya çağıran sanat eserinin dolayımıyla, varlığın örtülerinde sıyrılır, çıkar.”

 

Gerçeğin doğasını, halk mitolojisini, Anadolu yaşantısını, bu toprağın gözünü resmediyor Balaban. Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Kerbela oyunu için resmettiği afiş gibi Escherimsi matematiksel ve hikayesel, Tarlada Karabasan tablosundaki gibi geometrik analizci, Bahar kadar bahar. “Nazım Hikmet bir güneşti, beni ışığıyla aydınlattı” demiş Balaban. Evet,  Nazım gibi bir adam parlarken yakınında olmak sanırım müthiş bir talihmiş damdakilerdenken. Nazımla ilk tanışmaları, konuşmaları ve usta-çırak ilişkisini ve Balaban’ın eserlerini inceleyiniz. 

Son olarak Panoptikon’dan bahsetmek istiyorum. Panoptikon bir hapishane modelidir. Merkezi bir organizasyondadır ve bütünün merkezden gözlemlenmesine izin verir. Ortada bir gözlemci vardır ve mahkumlar bu merkeze doğru konumlanmıştır. Modern disiplin gücünü yansıtan ideal bir mimari figürdür Panoptikon ve böylesi bir kontrol gücünün hissettirilmesi durumunda artık parmaklıklara, zincirlere, kilitlere gerek yoktur. O kontrol zihinlerdedir artık. Foucault’un Panoptikon metaforunu da göz önünde bulundurursak, görünen parmaklıkların olmadığı hayatımızda Hikmet, Balaban, Kemal’inkine benzer usta-çırak ilişkilerine ihtiyacımız var.

 

Aslıhan Kazancı'nın diğer yazılarını okumak için;

Kötü Kötülüğünü Sunarken Sadece 'Seyredekalma Hali'

Adeta Bir Düşünce, Müzik, His Gibi Yayılmışlar Atmosferde; Çingeneler

Fani Olduğunu Hatırla; Momento Mori...

Soyut Varoluş

 


(*) ayıngacılık (tütün kaçakçılığı)

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri