13
Aralık

Sadeleştirmeler – I

13 Aralık 2013 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

Sene 2013 bitirdik bitireceğiz... Durumlar böyle bizim buralarda beyler! Bunları anlatıyorum ama soruyorum da size: “Baktığımız gökyüzü aynı değil mi? Kırık türkçesiyle konuşan Rum kadın? Galata’dan balıkçılara bakan aynı çocuk değil mi? Biz hangi ara bu kadar değiştik beyler? Siz hangi ara bu kadar çok şeyi düşündünüz? Söyleyin lütfen. Söyleyin ben araya gireceğim.”

 

Aydan Öksüz

“Bırakmak isterim efendim, birkaç şeyi peşpeşe bırakmak... Bırakınca daha güzel olacak biliyorum.” Öyle diyor Mine Hanım yan departmandaki Seçil Hanım’a e-mail atarken... “Helal olsun be Mine!” diyorum içimden, ne kadar cesursun, yazarken. Onu dışarıya çıkarıyorum, “Gel diyorum biraz hava alalım.” Şöyle bir kafasını kaldırıyor, sigarasını yakıyor ve ben sormadığım halde iyi olduğunu, sevgilisinin onu sevdiğini söylüyor. “Çok iyi diyorum bunları düşünmen, çok iyi!”

“Neler yapıyorsun iş çıkışı? Boş zamanlarında neler yapıyorsun” diyorum. Ukalaca soruyorum. Ukalaca sorduğumun farkında olacak ki, düşünerek ve dikkatlice konuşmaya başlıyor: “Genelde haftanın iki günü sevgilimleyim” diyor, “Geri kalan vakitlerde arkadaşlarla muhabbet, sohbet. Cumartesi akşamı mutlaka rakı-balık. Pazar sabahı boğazda kahvaltı. İşte böyle geçiyor bir hafta...” “Çok iyi” diyorum. Bana soruyor, “Sen neler yapıyorsun?” diye, içimdeki ses “Sus!” diyor, “Hiçbir şey yaptığını söyleme.” Çünkü gerçekten hiçbir şey yapmıyorum. “Hiiiç” diyorum. “Bildiğin şeyler işte, tüm basitliğimle...”

Hızla uzaklaşıyor aklım oradan. Bütün ibreler beynimde dönüyor. Bütün saatler önümde, zaman tüm sorumluluğunca eğiliyor karnıma. Aslında öyle hissetmediğini, neden bunları yaptığını, yapmak istediklerinin bu olmadığını biliyorum ve düşünüyorum onun adına.

Önüme bir yaprak düşüyor ıslak, kambur ve cılız bir yaprak. Atıyor sigarasını yaprağın üstüne hart diye söndürüyor ve tak tak ayak sesleriyle yanımdan ayrılarak, “Görüşürüz canım” diyor, giriyor içeri. Kalıyorum öylece. İyi de bunda ne var? İşte her şey bunda var.

“Bana ne kardeşim, bana mı kaldı düşünmek!” diyorum. Sonra utanıyorum söylediklerimden, dönüyorum, on yıllar öncesine. “Siz cevap verin” diyorum. “Ben bilemedim siz cevap verin Mine Hanım’a, anahtarını masanın üstüne bırakan Cem Bey’e, yaşam danışmanı Gamze’ye ve insanlara siz cevap verin!”

Sene 2013 bitirdik bitireceğiz... Durumlar böyle bizim buralarda beyler! Bunları anlatıyorum ama soruyorum da size: “Baktığımız gökyüzü aynı değil mi? Kırık türkçesiyle konuşan Rum kadın? Galata’dan balıkçılara bakan aynı çocuk değil mi? Biz hangi ara bu kadar değiştik beyler? Siz hangi ara bu kadar çok şeyi düşündünüz? Söyleyin lütfen. Söyleyin ben araya gireceğim.”

“Vazife” diyor Oktay Rıfat buna, “bütün yük benim üstümde / düşünmek lazım hepsini ayrı ayrı / dünyasından habersiz / dünyaya gelen yavru / güneşin şarktan doğmasını sağlamalı / şaşırmaya gelmez sonra bana düşer tasası / çocuğu soksa arı / ayağı kanasa tilkinin / bir hal olsa kuzuya / Oktay şu kurdun kuşun / sana lazım mı derdi.”

Bunları düşünmek vazifeniz miydi Oktay Bey? Vazifeniz olan daha mühim işleriniz yok muydu? Hem devlete hem topluma aynı anda hizmet etmek  miydi sorumluluğunuz? Vatandaştan önce bireydiniz Oktay Bey. İnsandınız tüm sorumluluğunuzca. Sorumluluk bizim anladığımız gibi yük değildi size. Her şey basitti, olması gerektiği gibiydi tüm insanlığınızca.

Ağaçlarınız konuşuyor, kuşlarınız konuşuyor, sonunda kendiniz konuşuyordunuz. Kalabalığı sever, ruhunuzu kalabalıklaştırmazdınız. Oktay Bey, biraz anlasalar keşke sizi...

Gözlem üstadı Sait Faik: “akşamüstleri geliyor / tam insanlar işten çıkarken / salkım salkım tramvaylardan / bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor / namussuz, akşam üstleri geliyor.”  Güzel yüzlü çocuk nasıl da kalabalıklarda fark ediliyor, ayaklarına basılmadan. Sait Bey ne güzel fark ediyorsunuz...

“Tabiat çırılçıplak, hatta zelzelesi, fırtınasıyla bile güzel, özlenir bir şey. Bizi kucaklamak bizi avutmak, bizi çalıştırmak, bize öğretmek için neler yapmaz. O artık bir sır değildir. Bize bir saadeti bağıran, bize yaşamayı çağıran bir bütündür.” (Sarnıç) Tabiatı anlamak için bakmak gerek, tüm o bastırılan basitliği yaşama kudreti için. Ne güzel biliyordunuz bunları… Özür dileyerek tekrarlıyorum: Tabiatı anlamak, insanı anlamak için bakmak gerek!

Ne güzel söylüyorlar bunları seminerlerde bir bilseniz... Tüm karamsarlığa ve umutsuzluğa bir başkaldırı bu tabiat. Fark etmek için var, onca çocuğu, delik çorapları, çatısından su damlayan evleri... Fark ettiğimiz daha güzel şeyler var Melih Bey; AVM’lerimiz, sanal parklarımız, dolu dolu betonlarımız var. Tepemizde kıkırdaklı kocaman bir balık bizi nasıl yiyeceğini düşünüyor. Bunları fark ediyoruz.

“Yeryüzü pırıl pırıl öğretmenim / gizlisi saklısı kalmamış dünyanın.” Çocuk gibi örtbas edemiyoruz karmaşayı. Bizim haftamız boğazda kahvaltıya gitmek için üç saat trafik çekmekle geçiyor beyler! Sizin gibi değiliz kusura bakmayın.

Siz ne dersiniz Sayın Dağlarca? “Ne ağaçlar uzanmış mevsimlerimce / ne yıldızlar gerçek aydınlığım kadar / aşkla kımıldayan küçücük ışıklar uçuşur içimde yön yön / yaşadığımın farkındayım.”

Müdahale ettiğim için kusura bakmayın, üstüne bir şey daha söyleyince, onaylayınca anlıyor bu insan-anlıyoruz. Cevaplarımı alıyorum teşekkür ederim beyler.   Ben biraz hava almaya çıkıyorum.

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri