27
Kasım

‘Sevgili Okur’... Sana Bunları anlatmaya İhtiyacım Var...

27 Kasım 2013 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

 

Biz duygularımızı gerçek hayatta ifşa etmeye yasaklanmış bir neslin evladı olmuşuz. Bir şarkıya, bir yazıya sığınmış, perde gibi onları üzerimize çekmiş, sizlere arkalarından konuşmuşuz.  Gerçeğimizde bu kadar içimizi kusamamış, gönlümüzü avucumuzun içine dolduramamışız ve siz buna rağmen beni-bizi duymuş ve bir duyguyu beslemişsiniz. Bazen bir şarkımda birine evlenme teklif etmiş, ayrıldığınızda hüngür hüngür ağlamış yahut sohbeti bol sofrada rakı tokuşturmuşsunuz.

 

Jehan Barbur

Ben dünyaya geldiğimde, babam 57 yaşındaydı. Bunu belki birkaç kez daha, röportajlarımda yahut kayda alınan bazı sohbetlerde söylemişimdir. Öyle özel bir durum olduğu için yineliyor değilim. Yani, “Aman Allah’ım, yaş farkına bak” gibi tuhaf bir nida beklediğimden değil. Aslen gurur duyduğumdan, hem kendisiyle, hem annemle hem neticede babamla iyi arkadaş olabildiğimiz için kendimle. Bugün anlayabildiğim, ama zamanında çokça şikayet ettiğim temel bir sorunum vardı. Bugün bunu bir hediye olarak kabul ediyorum. 

Beni hep erkenden gidecekmiş gibi sevdi. Ona her sarılışımda, iki kolunu da aşağı doğru sarkıttı, göbeğiyle aramıza mesafe koydu. Onun kucağına oturup, böğrüne kaykıldığımda, o, elindeki rakı kadehini daha da sıkı tuttu.  Saçımı uzaktan okşadı. Hastalığı süresince, yan yana durduğumuz hastane odasında, zifiri karanlık gecelerimizde, ikimiz de o odada yalnız başımızayken ve yan koğuşta uzayan sinyal sesleri bize ölümün komşu geldiğini hatırlatırken, yanına yatmak isterdim. Eliyle iteler, “sıcak basıyor bana, sen geç divanında yat, daha iyi” derdi. Beni yine uzaklaştırırdı. Onu daha çok sevmeyeyim, ona alışmayayım diye… Çünkü doğduğum günden beri, o, ölmekten korktu. Her ne kadar “seni evlendirmeden ben ölmeyeceğim” demiş olsa da beni evlendiremeden yolculuğuna uğurlandı.  Tüm bu ayrıntıları geçeyim, zira onları bir gün kendi hikayemde incelikle anlatmak istiyorum. Babam, demem o ki, beni bu hayatta kendinden uzak tuttu. İyi de yaptı. Gittiğinde üzülmedim, sadece özledim. Hala da özlüyorum.

Yazacağım şeyin, babamın bana karşı takındığı tavırla çok da ilgisi yok aslında. Ama dinleyicim ve bir yazar adayı olarak okuyucumla kurduğum ilişkide nedense babamı hatırlar oldum.  Çünkü hayatımda, belki de ilk defa birilerini yitirmekten bu kadar çok korktum. Bizi yakınlaştıran ne bir kan bağıydı, ne de bir tanışlık. Birkaç kelime, çoğuna itici gelen sesim ve hala üzerlerine bir ad konulmaya çalışılan aslen basit şarkılarım.  Şu an bu yazdıklarımı okuyan kızlı-erkekli canım okur, sana bunları anlatmaya ihtiyacım var. Beni beğen beğenme, bu bir itiraftır; sen yoksan aslında ben de yalnızım. Bu sana bir iktidar gücü vermez umarım. Kaygımı paylaş, dost olalım. Bu gece bunu yazmazsam, biliyorum ki yarın sabah yine kendime ördüğüm duvar, tüm ekabirliğiyle sabahlık gibi bedenimi örtecek. Sana karşı hep samimiydim, yani düşünmediğim, inanmadığım hiçbir şeyi seninle paylaşmadım, sevmediğim hiçbir şarkımı sana söylemedim. Olduğum kişiyi değil, olmayı istediğim, hasretini çektiğim şeyleri anlattım. Samimiyetim bundan öteye de gidemezdi zaten. Saygıda kusur etmemek için çabalamadım. Sahnede her karşına çıkışımda, gözlerimi kapattım çünkü utandım. Seni tanımadan sana saygı dudum. Yazdığım her yazıyı okuduğunda kendimi anadan üryan çırılçıplak hissettim; yine çekindim ama geliştim. Beni okuduğun, kelimelerime zaman ayırdığın için sana yine saygı duydum, yani özde çabalamadım, özde doğal sonucuydu alış verişimizin. Mesleğime 24 yaşında başladım. Nisan ayında 34 olacağım. Umuyorum! On yıl olmuş, konuşuyoruz, siz beni dinliyorsunuz, ben sizi izliyorum. Bazen yazıyorum, okuyorsunuz, ben sizi duyuyorum. Yeri geliyor bana kızıyorsunuz, hatamı bulmaya çalışıyorum. Yani on yılda bir baktım ki, söylemin gücü bir anahtar gibi avucumun içine bırakılmış. Kalabalıklaşmışız. Etrafımda tanımadığım ama beni tanımadan seven yahut sevmeyen insanlar birikmiş. Şu an küçük evimde,  2006’da Çukurcuma’dan aldığım yazı masamın başında sizinle konuşabiliyorum. Bu ne demek bir bilsen! Yalnızım ama bir o kadar kalabalık. Hiçbir zaman meşhur olmadım, olmayı dilemedim. Sadece birkaçınız tarafından tanındım. Ve inan bugün işte bu yüzden korkuyorum. Kendi kendine birikmiş bu kadar güzel insanın, ben onlara sarılmışken, ellerini sağa sola sarkıtıp bırakmadan, bana da sarılmış olması, ezberimi bozdu benim. Belki anamdan öte kimse bana böyle bakmadı, kimse sarılmadı. Duygu sömürüsü yapıyormuşum gibi okumayasın bu son cümlemi.  Şu an, şu saatte bunu yazmazsam ekabirleşebilir, ketumlaşırım. Bir kereliğine mahsus izin ver, söylemeliyim.

23 Kasım’da, ilk kitabım olan Çatıdaki Çimenler’i Beyoğlu Mephisto kitap evinde imzaladım. Elim yüreğimde indim masanın başına. “Ya kimse yoksa!” korkusuyla. Sonra bir baktım ki, dış kapıya kadar uzanan bir kuyruk. Gelmişsiniz. Konserlerimde benzer bir duyguyu yaşarım hep, gelirsiniz, şarkılar söyleriz, ihya olurum. Ama bu kez masada yalnız olmak ve sizi beklemek vardı. Grubumla değildim. Şarkı da söylemeyecek, sizlerin gözlerinin içine bakacaktım. İki kelam edecektik. Kitabın ilk sayfasına bir imza, birkaç temenni yazacaktım. İki saat boyunca heyecanla bu sohbet ve tanışma faslı devam etti. Her yeni yüzde yeni şeyler. Bir bayan titreyerek geldi, sarıldı bana, ağladı. Korktum. Ben ağlamayı bilmem. Ben “seni seviyorum”u bir şarkım dışında pek söyleyememişimdir. Bahsettiğim genç kız,  bana sarıldı, ağladı, beni sevdiğini söyledi. Babam oluverdim bir an, kollarım kilitlendi, sonra toparladım kendimi, ben de ona sarıldım, yüzünü avucumun içine aldım. “Ağlama” dedim… halbuki ağlamalı ağlamak isteyen, gülmeyi istediği zamanlar gibi. Biz duygularımızı gerçek hayatta ifşa etmeye yasaklanmış bir neslin evladı olmuşuz. Bir şarkıya, bir yazıya sığınmış, perde gibi onları üzerimize çekmiş, sizlere arkalarından konuşmuşuz.  Gerçeğimizde bu kadar içimizi kusamamış, gönlümüzü avucumuzun içine dolduramamışız ve siz buna rağmen beni-bizi duymuş ve bir duyguyu beslemişsiniz. Bazen bir şarkımda birine evlenme teklif etmiş, ayrıldığınızda hüngür hüngür ağlamış yahut sohbeti bol sofrada rakı tokuşturmuşsunuz. On yıldır benim anladığım şu ki, siz yani bütünüyle nerede yahut kim olursanız siz, karşınızdaki kişiyi sorgusuz sualsiz sevebilmişsiniz.

Sanırım burada durmam gerek. Ben ilk defa böylesi güzel bir sevmeyi kaybetmekten, bana bakarken beni nasıl görüyorsa, gören o gözlerin bir gün yanlış bir yanılsamaya kapılmasından korkmaya başladım. Halbuki babam bana gideceğini hissettirerek sevmişti beni. Benim şu an tek bildiğim şey, gidemiyor olmam. Canım gitmeyi isterse bir gün, gidebilmenin zarafetine duyacağım yoksunluk. Bir çocuğum olsun istedim, -isteyemedim-  Haddim değil biliyorum ama benimle şarkılar söyleyen herkesi inkar edemez, ortadan yok olamazdım. Bencillik mi? Belki... Bu da bir ihtimal. Babamı bugünlerde daha sık düşünüyorum. Onun egoist biri olduğunu söylerlerdi. Ama beni sevmesine rağmen, kendini benden uzaklaştırabilecek kadar kendini yok sayabilmiş bir egoist. Her şey geçiciydi. Bağlılık, bir hastalıktı. Yani sayın okur, ben size fena halde bağlanmışım. Artık size bakmadan edemiyorum. Bir gün uzaklaşırsam, biliniz ki, anne olmak içindir. Anne olamazsam, bilin ki, tanımadığım onlarca kişinin o iç gıdıklayıcı sevgisini yitirme, onlardan bir süreliğine bile olsa uzak kalma korkumdandır. Ya da tüm bu yazdıklarım, gecedendir. Akşam olmasa bunca soyunamazdım.

Şarkıların, öykülerin mührüdür. Bazı mühürler açılmaz…

Beni sevdiğini düşündüğüm, bana bunu hissettirdiğin için yazmadım bunu canım okur, sevilmenin yükünden korktuğum için.

Sabah olunca gerçekler güneşle çürümeseydi, gündüzün insanları daha gerçek olurdu. İnan bana, geceleri insan evladı daha da insan. Sürçü lisan ettiysem affola!

 

Jehan Barbur'un daha önceki yazılarını okumak için;

"Etraf Ne Desin?"

"Ya Bugün Sonsa?"

"Başkasının Hikayesi"

"Vapurla Fayton Arası Bir Yerde..."


Çalışmada kullanılan illustrasyon Alastair Magnaldo'ya aittir.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri