25
Kasım

"Aysever Kendinden Geriye Romanları Kalsın İstiyor..."

25 Kasım 2013 Yazar: Aykırı Akademi

 

Tüm dünyanın giderek muhafazakarlaştığını söyleyen yazar ve televizyon programcısı Enver Aysever "İnsanlık kendi kazanımlarından vazgeçiyor. Faşizmin imgeleri yeniden kutsanıyor. Kudret, iktidar, muktedir olma halleri insanları esir alıyor" diyor.

 

Her akşam televizyona çıkıyor. Bülent Arınç’ı da oturtuyor karşısına, Sebahat Tuncel’i de... Kimilerini hayal kırıklığına uğratıyordur belki ama kimileri ‘helal’ diyerek izliyor sorduğu soruları. Programın adı gibi kendini ‘aykırı’ hissedenler, eskilerden bir dost görmüş gibi bakıyor ekrana...

Konukları gibi ilgi alanları da epey çeşitli. Sosyoloji mezunu, tiyatro oyuncusu, köşe ve oyun yazarı, iyi müzik dinliyor, enstrüman çalıyor. Tüm bunların içinden geçen yolu son kertede edebiyata çıkıyor. Yunus Nadi ödüllü romancı Enver Aysever kendinden geriye yazdıkları kalsın istiyor...
 

(18.11.2013 tarhili Birgün Gazetesi Röportajı)

Ömür Şahin Keyif

»‘Meryem Uzerli gibi tükenmişlik sendromu yaşıyorum’ dediğinize kulak misafiri oldum içeri girerken. Ne tüketti sizi?
Tükenmişlik falan yok aslında da yorgun hissediyorum. Sebeplerden biri ülkenin içinde bulunduğu atmosfer, insanı aşırı kaygılı kılan, kutuplaşmış bir ortamdayız. Bir taraftan çocuğum var. Türkiye’de bir kız çocuğuna sahip olmak çok sorunlu. Kadın bedeni, kız çocuklarının bedeni üzerinden kutuplaşılan bir coğrafyadayız. Bu beni çok ürkütüyor. Kadınlarla nasıl ilişki kuracağını, kadın demeyi, kadın varlığını bilmeyen bir toplum; bunlar galiba bilinçaltımda sürekli bir yoğunluk doğuruyor. Geçen ay uzun hastalık dönemleri yaşadım, geçen sene de olmuştu. Bedenime haksızlık ettiğimi, ruhumu yeterince korumadığımı düşünüyorum.

 

BU BENİM VAROLUŞ SEBEBİM

»Televizyon programı nedeniyle güncel politikaya çok yakınsınız. Hem bunun hem de, sanat ve edebiyata istediğiniz zamanı ayıramamanın etkisi var mı ruhunuzu koruyamamanızda?
Televizyon programcılığı yaptığım için dertlenme halini, günlük hayatta bir eylem olarak yaşıyorum. Öte taraftan hayatımda çok önemli bir yer tutan yazıya yeterince vakit ayıramamak ya da ayırdığım vakte rağmen aradığım zamanı bulamamak duygusu da var. Dostoyevski dünyanın en büyük romancısı ama ölmeden önce “vaktim olsa bir başyapıt yazacaktım” demiş.
Fakat aşağı yukarı 30 senedir yani 13-14 yaşımdan beri günlük 150-200 sayfalık okumalarımdan hiç  ödün vermedim. Edebiyat benim için olmazsa olmaz bir tutku. Sait Faik gibi söylersek, ‘yazmasam çıldırırdım’ diyebileceğim bir alan. Tiyatro bir zamanlar profesyonel yaptığım bir iş. Aslında televizyondan önce hayatımın çok büyük kısmını tiyatrodan, edebiyattan, yazı çiziden kazandım. Bu benim varoluş sebebim.

»Televizyondan kopmama sebebiniz ne?
Televizyona diğerleri gibi ‘tü kaka’ diye bakamam. Öldüren eğlence, çıldırtıcı bir aygıt ama öte taraftan çok önemli bir araç. Aykırı Sorular’da kamu adına soru sorma hakkını önemsiyorum. Leonardo da Vinci’nin insan bedenini keşfederken hem hekim hem ressam olması gibi, insanın entelektüel meraklarının çocuksu saflıkla ama incelikli bir arayışla sürmesi gerektiğini düşünüyorum.

»Farklı alanlarla haşir neşir olma isteği... Bir tür öğrenme açlığı mı bu?
Öğrenme açlığı değil. Galiba daha çok bilgeleşme arzusu. Öğrenmeyle olan ilişki belli bir dönemden sonra yerini bilgeleşmeye bırakmazsa ihtiraslı oluyor. İhtirastan kurtulmak çok kolay değil. Yaşla da ilgili. 43 yaşına giriyorum. Bu ülkede çok deneyim yaşadım. Tiyatro, müzik yaptım, siyasetin içinde oldum, medyayı tanıdım... Bunları biriktirip bir edebiyatçı tutumuyla yaşamak istiyorum.

»İnternet sitenizi Aykırı Akademi olarak dönüştürdünüz. Epey de ilgi görüyor. Medyanın durumu malum, tedbir mi bu?
Elbette kendinizi ifade edebileceğiniz, ölçülerini kendi kendinize koyabildiğiniz, özgürlüklerini kullanabildiğiniz bir alan önemli. Ama çok spesifik alanda bir arayış olduğu için medyadaki kadar gümbürtü kopartma olasılığı da yok. Sonuç olarak CNNTürk ekranında haftanın beş günü Türkiye’nin hemen her kesimine soru sorma olanağı tabii çok başka.

»Bir tür güçten mi bahsediyorsunuz?
Artık medyada büyüğün ya da küçüğün değil, değerli ya da değersizin önemli olduğunu düşünüyorum. Büyük olabilirsiniz ama değerli değilsinizdir. Küçük olabilirsiniz ama bir mücevher gibi koruma gereği duyarlar. Aykırı Akademi’nin bu duyguyu vermesini umut ediyorum. Belki yarın ben de daha müdahil olurum, ama şimdi benim dışımdaki insanların konuştuğu bir yer olsun istiyorum. ‘Ben’ diye bağıran şeylerden hoşlanmıyorum. Bir edebiyat, kültür-sanat çevresi yaratmaya çalışıyorum. Amacım, gelecek sene, ekonomi oluşturabilirsem, Aykırı Akademi’yi bir mekâna da dönüştürebilmek. İnsanların yediği, içtiği, tartıştığı; edebiyatın, şiirin yüksek sesle söylendiği, hiçbir ifadenin tehlikeli bulunmadığı bir mekân...

»Çok sıradışı olmayan fikirlere sahipsiniz. Buna rağmen ‘aykırı’ olarak konumlanıyorsunuz. Bu neyin göstergesi?
Programın adını koyarken bir ironi yapmak istemiştim. İnsanlar artık soru soramıyor, dolayısıyla ne sorsan ‘aykırı’ gibi... Büyük şair Rimbaud gibi, bizim küçük İskender gibi hayata tamamen başka bir yerden bakan, marjinal birisi değilim. Normal bir hayat sürüyorum. Fakat Türkiye’de soru sormak, entelektüel hayata dair iddialar koymak, bunu üzerine akıl yürütmek ve en önemlisi ifade özgürlüğünü Batı’daki ortalama anlamda ortaya koymak bile zaten bir aykırılık hali. Öte taraftan Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet ve Orhan Kemal’in geldiği yoldan, duygudan gelen bir yazar olarak fikirlerimden taviz verecek halim yok. Toplumda bu kadar ötekileşme varken, -AKP döneminde bu daha da artmış olsa da- Cumhuriyet tarihinde solcu, düşünen, yazan insanlar pek de sevilmezken; yakmak, dövmek, sövmek, öldürmek, katletmek kültürü, sevmek, barış, ekmek, aş diyenlere göre daha baskınken; zalimlerin egemen olduğu bir coğrafyada, zalimlere karşı söz söyleyenlerin aykırı olduğunu düşünüyorum. Medyada da araziye uyum sağlamak gibi durumlar oldu, bazen de zorunlu oldu...

»Araziye uymanın alternatifi yok mu?
Medyada olan kimselerin medyanın kendi kurallarını kabul ederek davranması gerektiğini biliyorum. Babamızın malı değil içinde bulunduğumuz kuruluşlar. Ancak o kuruluşlar da kurallarını koyarken, bizim de haklarımız olduğunu bilerek saygı göstermeli. Kendi varlığımızı, mesleki asgari koşullarımızı koruyamıyorsak orada olmak anlamsızdır. İçinde bulunduğum koşullarda henüz bu oranda bir tehdit yok. Ama görünen o ki bugün içinde Birgün ve Sol  gazetelerinin de olduğu gazeteler anlamlı bir tercih olarak ortaya çıkmaktalar. İnsanların haber alma, sağlıklı yorum işitme hakkı ellerinden alındı.  Merkez medya güvenilirliğini yitiriyor, çok daha az olanağa sahip kurumlar bir diriliş yaşıyor. Bunu da önemsiyorum, çünkü belki de oradan yeniden bir ifade özgürlüğü, demokratik süreç başlayacak.

 

O PENGUENLER DİRENİŞ SİMGESİ OLDU

»Sermiyan Midyat, Gezi direnişi sırasındaki canlı yayınlarınızdan birinde ‘penguenli’ tişörtüyle bir eylem yaptı. Demek ki merkez medyada da kuralların dışına çıkılabiliyor zaman zaman...
CNNTürk’ün Genel Yayın Yönetmeni Barış Tünay’ın ve Doğan grubundaki yapılanmanın her şeye rağmen Türkiye’deki merkez medya bağlamında kural, koşul ve yapılanmalarının yerli yerinde olduğunu görüyorum. Çünkü hiç değilse partonunun gazetecilik geçmişi var. Bizim programda bir tür özeleştirinin kendiliğinden olması da –benim haberim yoktu- ifade özgürlüğüne dahildi. Belki o hareket CNNTürk’ün hayata ve özgürlüğe dair tutumunu kendiliğinden ortaya koydu.

»Eylemin nedeni de Gezi direnişi sırasında penguen belgeseli yayınlanmasıydı ama...
Ben biliyorum ki o günkü belgeselin orada olması kasıtlı değildi. Öngörülemez bir tabloydu. Orada habercilik açısından eksikler, öngörüsüzlük olmuş olabilir, ama millete penguen seyrettirelim diye bir planlama yoktu. Bazen eğrisi doğrusuna denk gelir. O penguenler Gezi Direnişi’nin simgesi oldu. Hatta genel müdürümüz Barış Tünay, daha sonra yakın planlarla bunu haberlere de koyarak çok önemli bir şey yaptı. Eğer varsa bir hata bunu da özeleştiri haline getirdi. Esas olan şudur: Türkiye’de merkez medya, eksiğini onarmak için özeleştiri yapabiliyor. Peki ya yandaş medya?

»Merkez mi kaldı?
Eh tabii merkez artık yandaş oldu. Biz yandaş olmayan merkeziz. Ayakta kalmaya çalışan merkez.

»Bir söyleşinizde “Zaman zaman otosansür uyguluyor olabilirim” diyorsunuz...
Ben kasıtlı olarak nefesimi tutmam, sözümü kesmem. Sadece belli prensipler çerçevesinde hareket ederim. Kimsenin özel hayatına dair soru sormam, gizli bilgi toplamam, tartışmayı fikir bazlı götürmeye çalışırım. Bazı sorular aklıma gelmemiş olabilir. Bazı sorular dönemin ruhunda boğazıma düğümlenmiş olabilir. Söz ettiğim otosansür şu: Dönemin havasından kaynaklanan,  patronum benden dolayı neden milyon dolar ceza ödesin, neden RTÜK’ten ceza alalım, neden meslektaşlarımın başını derde sokayım veya ‘annem de izliyor, kadıncağızın kalbine iner’ gibi insani, farkında olmadan yaptığım durumlardır. Bazen ortamın baskısı sizi öyle bir hale getirir ki orada sizi kimsenin dürtmesi gerekmez. Bu otoriter rejimlerin havasından kaynaklanır.

 

FAZIL’IN ÇOCUĞU TEHDİT EDİLİRKEN...

»Karşınıza fikirdaşınız oturduğunda daha mı rahat oluyorsunuz?
Tarafsız değil adil olmak gibi bir iddiam var. Bir sosyalistle karşı karşıya geldiğim zaman onun da sorgulanması gereken yönlerinin tamamını ortaya koymaya çalışıyorum. Bazen esirgeme duygusu, içsel bir ses olarak ortaya çıkmış olabilir. Daha önce kaderdaşlık yaptığınız bir kimsenin yanında daha sıcak durabilirsiniz. Bir de bilinçli olarak yanında durduğunuz kimseler vardır, o programı onun için yaparsınız. Örneğin Fazıl Say bu kadar topun ağzına konulmuşken, çocuğu ölümle tehdit edilmişken onu linç etmek için ekrana çıkarmam. Yanında olduğumu söylerim. Bu bir aydın ahlakıdır.

»Medyada sular ne zaman durulur?
Bilmiyorum. Sermaye ve iktidar ilişkileri değişmiyor ki... Alternatif medyanın, internet medyasının oluşması, büyük sermayeden beslenmeyen gazetelerin kamuoyu oluşturma gücü, belki bunu kıracaktır. Ama Türkiye’de medyanın sahiden özgür olduğu bir dönemin ne zaman geleceğine dair kuşkularım var. Çünkü medya mensuplarının kendi özgürlük deneyimleri var mı, ondan emin değilim...

» Bu ortamda Nisan nasıl yetişecek?
Nisan iyi yetişecek. Nisan kitaplar arasında, baleyle uğraşıyor, müzik dinliyor. Kendi fikrini söyleme cesareti her zaman oldu. Bu evde onun sözü dinleniyor. Sorun Nisan’ın nasıl yetişeceği değil; çünkü Nisan’ın babası benim ve ben Nisan’a saygı duymayı öğrendim. Sorun Türkiye’nin içinde bulunduğu iklimde kadına, insana, topluma böyle bakmayan bir kültürün, her şeyi din, milliyet üzerinden tartışan, sığ bir denklem üzerinde olması. Sadece Türkiye’de değil dünyada da bir muhafazakârlaşma, öteki dünyaya havale etme hali var. Papa meselesinin bu kadar abartılmış olmasıyla bizde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu kadar önemli olması arasında bir fark yok. İnsanlık kendi kazanımlarından vazgeçiyor, bir dilaltı faşizmi var. Farkında olmadan faşizmin imgeleri yeniden kutsanıyor. Kudret, iktidar, muktedir olma halleri insanları esir alıyor.

 

SAHNEDE SEYİRCİSİ İLE DERTLEŞECEK

»’Aykırı Kumpanya’ 24 Kasım’da perde diyor... Nasıl bir gösteri olacak?
Bir tür bellek tazeleme yapmak, Türkiye’nin aydınlarını, 80’de olup bitenleri, hem mizahi hem kederli hallerini anlatmak istiyoruz.
Mersin’de perde açıyor. Anadolu’da prömiyer yapmak istedim. Çok sevgili arkadaşım, bizim kuşağın önemli müzisyenlerinden Sibel Alaş da var.
Sevdiğim yazarlardan, onların başına gelenlerden söz ediyorum, o arada da denk gelen şarkıları canlı canlı söylüyoruz.  Bateri de çalıyorum arada. Gösteri dertleşme gereksiniminden doğdu.
İkimiz otursak bir yerde iki kadeh bir şey içsek ‘Memleketin hali nedir’ diye başlayan; ama sonra edebiyatçılara, yazarlara, Hrant Dink’e kadar gelen süreci konuşuruz. Sahnede de aynı şeyi yapacağız. Seyirciler de bizim dostlarımız.


KIZIM BENİ ANARKEN ‘ROMANCIYDI’ DESİN

»Farklı ilgi alanlarınız var ama sonunda yolunuz edebiyata çıkıyor hep...
Romancılığı önemsiyorum. Bir kitleyle buluşuyorsunuz. Televizyon figürü olmak yerine hayata dair düşünen, kaygı üreten bir figüre dönüyorsunuz. Bu kadar görsellik insanı bombardıman altına alıp yoruyor.
İnsan eğer yeniden insan olmak isteyecekse yolunun yazılı kültüre düşmesi gerek. Edebiyat toplumda yeni bir rolle değer kazanacak. Hatta gazetelerde yazı yazanlar kendini okutmak için üslupçu olmak zorunda kalacaklar. Sözün kıymetini bilenler yeniden ön plana çıkacak. O yüzden yeni romanımda da yeni bir dil deniyorum. Kızım benden bahsederken ‘benim babam romancıydı’ desin isterim. Sade ama çok güçlü bir cümle olur.

»Nedir yeni kitabın adı?
Adını hiçbir yerde zikretmedim ama ‘İstanbullu bir aşk romanı’ dedim. Roman da kahramanlar da İstanbullu. Günümüzde yazılan aşk romanlarına bir gönderme olarak algılanmasın. Yazarın kendi tanıklıklarını çok önemsiyorum. 80’leri 90’ları yaşamış birisi olarak, bizim kuşağa dair doğru dürüst bir edebiyatın yeni yeni oluşmaya başladığını görüyorum. Bu roman sanırım mart nisan gibi yayınlanacak. 150 – 200 sayfa kadarını yazdım.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri