19
Kasım

Bende beni aşan kudret...

19 Kasım 2013 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Toplumsal parçalanma, yabancılaşma modernite ise; içe dönük çöküş ve ansızın bir infilak: postmodernite. Postmodern bir atak bu, maruz kaldığımız; postmodern bir çöküşün tetiklediği infilak...

 

Onur Behramoğlu

Yaşayan her şeyin üzerinden silindir gibi geçtikleri dünya bu. Boğazımızı sıktıkları,  boğdukları dünya.

‘Koleksiyoncu’da John Fowles’un işaret ettiği adam yapıyor bunca kötülüğü: “Kim olduğunu biliyorum. Denizin İhtiyarı’sın. Sinbad’ın sırtında taşımak zorunda kaldığı iğrenç ihtiyar. Canlı olan, dürüst ve özgür olmaya çalışan her şeyin sırtına çıkıyor ve eziyorsun.”

O adam hepimizin içinde bir yerlerde. Kimisi haddini bildiriyor, durması gereken yeri gösteriyor her kabarışında. Utanıyor karanlıkta göz kırpmasından bile.

Kimisi, o olmuş büsbütün; saldırıyor, kırıyor, yok ediyor.

İnsanı insan eden aşktır aşk olmasına ya, âşıkları kanatıp duruyor hakikat. Kredi kartını arkadaşından evvel çıkarıp “Bugün hesaplar benden” diyebilmek istiyor insan. Mavisi, yeşili, siyahı varken aynı kazağın kırmızısını da giymek istiyor.

Bayramlarda şakacıktan el öptürüp harçlık vermenin pamuk şekerimsi bir tadı oluyor.

Her şey böyle başlıyor, masumiyetten. Kendi başlangıcımız, doğumumuz gibi...

Sonra işte...Sonrası iyilik güzellik olmuyor. İnsanın insana kurt kesildiği yerde, “Kurtlukta düşeni yemenin kanun olduğu” yerde kapana kısılıyor insan. İnsan dediysem, insanlıkta direnen, “Benden sonra tufan” diyene “Benden sonra onur” diye direten.

O kapanda patlıyor parça tesirli bomba: Panik atak!

“İçim altüst oldu ve dehşet bir şiddete tutuldum. Ta içimden geliyordu, işte en kötüsü de budur. Dışarıdan, kıçınıza tekmeler inince kaçabilirsiniz. Ama böyle bir şey içerden geldi mi kaçmak olanaksızdır. Böyle bir şeye yakalandım mı gitmek, bir daha hiçbir zaman hiçbir yere dönmemek isterim. Sanki biri oturuverir içime. Çığlıklar atmaya, kendimi yerden yere vurmaya başlarım, dışarı çıkabilmek için başımı çarpar dururum, ama beceremem, bacakları olan bir şey değildir bu, insanın hiçbir zaman bacakları olmaz içinde. Bundan söz etmek bana iyi geliyor ha, biraz dışarı çıkar gibi oluyor. Ne demek istediğimi çakıyor musunuz?” dediği, Romain Gary’nin, ‘Onca Yoksulluk Varken’de...

“Saldırı aynı anda hem içinden hem dışından başlıyor, görünmeyen bir güç seni oturduğun sandalyeden yere çakmak için itiyormuş gibi çevrendeki havanın seni sıkıştırdığını hissediyorsun, ama aynı zamanda kafanın içi olağanüstü bir biçimde hafifliyor...İçin gittikçe boşalır, gittikçe daha boş ve karanlık olurken, dışından gelen baskı artmaya devam ediyor ve neredeyse bayılacak gibi oluyorsun.Sonra nabzın hızlanıyor, kalbinin göğsünü delip çıkarmaya çalıştığını hissedebiliyorsun, bir an sonra ciğerlerinde hava kalmıyor, soluk alamaz oluyorsun. İşte o zaman panik atak geliyor, bünyen kendi içine kapanıyor.” dediği, Paul Auster’in, 'Kış Güneşi’nde...

“Panik bozukluğu yaşayan hastalara çevresindekiler ‘Sorun senin kafanda, eğer biraz iyileşmeyi istesen, kendini denetleyebilsen bir şeyciğin kalmaz,’ diye daha çok gerilim yaratarak, zaten sık aralıklarla atak geçirme kâbusu yaşayan kişiyi iyice çileden çıkarırlar. Sorun kafadadır, doğru. Kişi bununla baş edip, bu illetten kurtulmak ister. Rahatsızlığının nedenini de bilir çoğu zaman. Hatta ağırlıklı olarak entelektüellerde görünen bu türden hastalıklar, iyi yetişmiş hastalar kanalıyla bir hayli dolgun bir kaynakça oluşmasına da zemin hazırlar. Durum değişmez. Yeri gelince, eğer tedavi olunmamışsa, ataklar sürer gider. Sorun kafadadır kafada olmasına da, çözüm aynı kafadan çıkmaz!” diyerek katıldığı Enver Aysever’in, Edebiyat Ölmelidir!’de.

Stefan Zweig’ın ilkel, kan dökücü, zaptedilemez ‘Amok Koşucusu’ değiliz artık, ‘uygar tüketicileri’yiz kendimizin ve hayatın: “İşte Amok...evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor...Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta...tıpkı benim odamda oturduğum gibi...sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor...dosdoğru koşuyor, dosdoğru...nereye gittiğini bilmeden...Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor...Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi oluyor...ama koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor...Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler...”

Toplumsal parçalanma, yabancılaşma modernite ise; içe dönük çöküş ve ansızın bir infilak: postmodernite. Postmodern bir atak bu, maruz kaldığımız; postmodern bir çöküşün tetiklediği infilak.

Sezai Karakoç, ‘Hızırla Kırk Saat’ta panik atağın gelişini ve bizden bir şey alamadan gidişini anlatıyor sanki: “Yılan oldu çevremde döndü durdu o gece / ... / Geceyi çağırarak pencereden / Kurumu derleyerek bacadan / Korkularımdan ördüyse de ulu bir kefen / Yatağı kabir yapıp bir ölü gibi durdum / Yeter bir zamanın sürek avında / Dirildim bir örnek gibi mahşerden / Anladı bende beni aşan kudreti / Çekip gitti kapıdan / Bir tahsildar gibi / Uzun uzun direnip de / Eli boş dönen”

Bende beni aşan kudret...Aşktır bu, Metin Altıok’un “Kendinden çıkıcı ve taşıcı eder insanı” diyerek selamladığı...Aşkla sahip çıkmak, ta derinde sahiden en sevdiğim neyse-kimse ona....Beni ben yapana...Hamuruma, şiirime, mayama.

Bende beni aşan kudret...Durup kalbimi dinlemek, soluklanmak, derinleşmektir, hız uygarlığının cehalet çağında...Yatıştırıcı-uyuşturucu hapları elimin tersiyle itip, modern şamanlara dönüşmüş bilgisayarları-cep telefonlarını elimin tersiyle itip, sadece uzman jargonlarında yazılıp söylenen düzyazı cümlelerini-word dosyalarını-excel tablolarını- powerpoint sunumlarını-hazırlanması gereken raporları-plazaların yüksek katlarındaki çok önemli toplantıları-çok önemli toplantılarda içilen motor yağı kıvamındaki çayları kahveleri elimin tersiyle itip, bir Amok koşucusu gibi değil, hayatımın en güzel yüz metresini koşacak bir koşucu gibi sokaklara çıkmak, koşmak, koşmak, koşmaktır...

Bende beni aşan kudret...Üzerime abanan tonlarca ağırlıktan, gövdemin ağırlığından da kurtulmak; kendi altın oranımı ararken, bana en işveli parlaklığı katanın kusurlarım olduğunu kavramak; “Sizin alınız al, inandım / Sizin morunuz mor, inandım / Ama sizin adınız ne / Benim dengemi bozmayınız” diyen tel cambazını duymaktır. Bazıları vicdanlarını da yük sayıp atarak tüy gibi hafiflemişken, kuş gibi hafif olmaktır.

Bende beni aşan kudret, hayattır.  

En eski ceketimdir benim, rahman ve rahim...

 

 

Onur Behramoğlu'nun diğer yazılarını okumak için;

"Bazen Üzümü Atlayıp Şaraba Geçer Gibi Gider Güz... (Sezai Karakoç'la Sabah Çayı)"

"Bir Bayram Sabahı Çocuk ve Allah"

"Genç Şaire Mektup"

"Beşiktaşk"

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri