05
Kasım

Uludere Anneleri

05 Kasım 2013 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

Hepsi ağlıyor.  Bir araya geldiklerinde daha çok ağlıyorlar. Orada öğreniyorum, evladını kaybetmiş bir annenin başı asla sağlam olmaz. O yüzden ''başınız sağ olsun'' temennimi hiç dile getirmiyorum. 

Sesim içime kaçmış gibi hissediyorum. O insanların karşısında onlara evlat acılarını bir kez daha hatırlatmış olmaktan çok utanıyorum. 

 

Özgen Aydos

Roboski, eski bir Ermeni köyü. Şırnak'a bağlı .

Çoğumuzun yolunun düşmediği, buralara çok uzak, adı sanı bilinmeyen bir yerdi. Oradaki insanlar herkesten daha az umutlu ama birbirleriyle mutlu insanlardı. Taa ki 28 aralık 2011 tarihine kadar.

28 aralık 2011'de Roboski'de 34 insan öldürüldü. En büyüğü 79, en küçüğü 98 doğumlu 34 ana - baba evladı bombalandı. İnsan olmalarının dışında bir de ''kaçakçı'' oldukları gerçeği vardı elbet, kimilerinin gözünde ölümlerini meşru kılan…

Roboski/Uludere'ye gittim ben. Gittiğim köye köy, gördüğüm evlere ev denilemez. Yol yok, tarım alanı yok. Üç beş hayvan var. Ama onlar en çok katırları kullanıyorlar. O katırlarla sınırın öte tarafına geçiyorlar.  Çünkü çalışabilecekleri işleri yok. Kimisi korucu olmuş, kimisi şoför, geri kalanı kaçakçılık yapmak zorunda.

Köyün gençlerinin çoğu üniversite okuyor. Merak edip soruyorum kendi yaşlarımda birine; ''Hepiniz okumuşsunuz, nasıl oldu bu?'' Saygıdan olsa gerek ”Abla” diyerek başlıyor söze;  ”Siz oralarda nasıl yaşıyorsunuz bilmiyorum. Ama biz burada öğrenerek yaşıyoruz. Ya okuyacağız ya okuyacağız, başka çaremiz yok.”

İlk dersimi almış olmanın verdiği garip utançla arabadan inip evleri gezmeye başlıyorum. Herhangi bir partiye mensup olmadan, herhangi bir ideolojinin etkisinden kalmadan gidiyorum onların yanına. Sadece evlatlarını kaybetmiş anneleri görmek istiyorum. Onları gördüğümde ise anlıyorum ki evladını kaybetmiş bir anne karşısında hiç bir şey yapılamıyor..

Önce Felek Encü'yü görüyorum. 13 yaşındaki Erkan, ''bilgisayarın taksidini ben ödeyeyim anne'' diyerek gitmiş kaçağa. Felek ablanın kocası Mehmet Abi, eski korucu. Bir operasyonda arkadaşı mayına basıp ölmüş, mayın parçaları da Mehmet abinin gözüne gelmiş. Hem gazi hem emekli yani. Erkan'ın bilgisayarı hep kapalı. Bilgisayara baktıkça daha çok ağlıyor Felek abla..

98 doğumlu Cemal'in annesi Hazal anne Kürtçe konuşuyor. Gözlerimizle anlaşıyoruz daha çok. Konuşmanın bir yerinde Türkçe bir kaç kelime söylüyor; ''Öptüm öptüm doyamadım.'' Çocuğunun parçalanmış bedenini gördüğünde kendini öldürmek istemiş... Cemal'in babası hasta, ablası hasta. Cemal'in kantine 50 liralık borcu varmış. Eğer kaçaktan dönebilseydi o borcu ödeyecekmiş. 

Semire ile Hüsnü’nün 8 senedir çocukları olmuyormuş.Tedavi görüyorlarmış. Sonunda hamile kalmış Semire. Hüsnü çanak çömlek işiyle uğraşıyormuş ama çocuğunun olacağını öğrendikten sonra kaçağa gitmem lazım, para lazım demiş. Semire ”gitme” demiş ama gitmiş Hüsnü..

Hüsnü çocuğunu hiç görememiş.

O güzel bebeğin adı ”Barış Hüsnü” 

”Biz” dedi  Semire ''Barış gelsin istiyoruz ama bu ülkeye hiç barış gelmiyor.''

Heybet abla oğlunun kaçağa gitmesine izin vermemiş. Gözünden sakındığı oğlu gizlice gitmiş kaçağa. ''Yaşasaydı veteriner olacaktı'' diyor, gözleri bahçede dolanan tavuklara dalıyor, başlıyor ağlamaya...

Halime abla da Kürtçe konuşuyor, hiç susmadan konuşuyor. Anlamadığımı biliyor ama yine de anlatıyor. O  an aklıma geliyor karşımda beni hiç anlamayan insanlara kendimi nasıl anlattığım. Belki gözlerimden anlarlar diye..

Halime annenin evine bayram artık hiç gelmiyor. 

Onlar anlatırken ağlıyor, ben dinlerken.. Zaten insanım diyenin katlanamayacağı bir acı bu. 

İnsanın coğrafyası kaderi oluyor.  

Hangi devlet, hangi insan anlatabilir, hangi para unutturabilir çocuğunun parçalanmış bedeninin bir kısmını katıra yapışmış gören bir anneye içindeki acıyı?

Hepsi ağlıyor.  Bir araya geldiklerinde daha çok ağlıyorlar. Orada öğreniyorum, evladını kaybetmiş bir annenin başı asla sağlam olmaz. O yüzden ''başınız sağ olsun'' temennimi hiç dile getirmiyorum. 

Misafire ayıp olmasın diye arada bir ağıtlarını susturup, gülümsüyorlar bana doğru. 

Ben iki gün sonra döneceğim evimi düşünüyorum. İki gün sonra orada gördüklerimi anlatacağım insanların, ''ama onlar da pkk lı be abi'' diyeceklerini düşünüyorum. Daha çok susuyorum. Sesim içime kaçmış gibi hissediyorum. O insanların karşısında onlara evlat acılarını bir kez daha hatırlatmış olmaktan çok utanıyorum. 

Emine anne beni evinde karşılıyor. Emine anne 21 Ağustos'da devrilen asker minibüsüne koşan ilk anne. Askerlerden biri onun kucağında son nefesini vermiş. ''Seni bırakmayacağım'' diye bağrına basmış Emine abla başka bir ananın yavrusunu. ''O da benim evladımdı'' diyor. Beni evinde mağrurla karşılayan kadın başlıyor ağlamaya. Hiç durmuyor...

O annelerin hiç biri tazminatı kabul etmiyor. 50 lira için kaçağa gidip, can veren çocuklarına karşılık 123 bini değil, dünyayı verseler değişmeyecek gibi duruyor fikirleri. Başlarının üstünde tutsalar, sofradan kuş sütünü eksik etmeseler hiç bir koltuk sahibinin iki günlük bile oraya evladını bırakmayacaklarını bildiklerinden Emine abla; ''Evladımın tek parmağını vermem ben 123 bin tl'ye diyor.''

Onlar sadece çocuklarının katillerini istiyor.

İçlerindeki boşluğun doldurulabilen bir yanı, hissettikleri hüznün bir tesellisi, açılan yaranın bir pansumanı yok. Ama onların anne olarak katillere sormak istedikleri bir kaç soru var. 

Ama ilki;

”Bu savaş ne diye?”

O kadınlar çok mağrur, o kadınlar çok gururlu, o kadınlar çok anne...
 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri