31
Ekim

Sezai Karakoç'la Sabah Çayı

31 Ekim 2013 Yazar: Onur Behramoğlu | Köşe adı: KELEBEK CAMI
Tüm Yazılar

 

Bazen, üzümü atlayıp şaraba geçer gibi geçip gider güz...Öyle olmasın istedik, yakaladık onu, hâlâ mayhoş bir tadı varken...

 

Onur Behramoğlu

 

Sabah çayımı Şile’de içtim bugün. Peki bunun Sezai Karakoç’la ne ilgisi olabilir?

Eşimle, en sevgili dostlarımlaydım. Bu yüzden mi, “İçtiğimiz çay / Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir / Judy Garland gibi çay / Kan gibi çay” dizelerinin şairi geliverdi hatırıma?

Çocuklardan konuştuk, çocuklarımızdan. Her biri çın çın sesli, her biri içten içe kederli anne-babalardık; bu yüzden mi,

“Çocuklar bana kalırsa yoklar / Yok çocuk falan yok öyle şey / Hayal edilmiş ekler olacaklar / Ailelerin melankolileri için” dizelerinin şairi?..

Mükemmel çocuklar yetiştirmek olanaksız. Gereksiz de. Hem üstelik,

“Çocuk dediğin bir eksik yanı olmalı / Ki ilerde vakit kalsın iyiliğe”

Hayatla cebelleşirken kırk yılda bir sabah çayını Şile’de içebilen iyi çocuklardık biz, temiz çocuklar, şemsiyelerini kendileri kırmış. “Merhamet saçlarımızı ıslatan sessiz bir yağmurdu / Bulutlar geldi altında durduk”

Çocuklarımızdan söz ederken annelerini, annelerinden söz ederken çocuklarımızı seviyorduk daha çok, daha derin, daha doğru. Anne ve çocuk birdi kalbimizde:

“Anne öldü mü çocuk / Bahçenin en yalnız köşesinde / Elinde siyah bir çubuk / Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş / Simsiyah görünür gözüne / Elinde bir ip nereye / Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten / Durmaz bir yerde / Anne ölünce çocuk / Çocuk ölünce anne”

Nereden gelip buldu yine beni bu türlü duygular?..Sonbahardan mı, annemin ağrıyan boynunu düşünüp ağrılanmaktan mı, geçen zamandan mı?

Siyasetten söz açıldı da, “Her şey bir kere daha yanlış gibi” dediğini mi duydum şairin? “Kokuları bile kıpkırmızı olan güller” dururken, her renge, her kokuya bürünen adamların dünyasından bana ne mi dedim? “Sonra ilahilerin paraya çevrildiği an” gelir, hep gelir o an...o ânı mı yaşadım? İlahileri paraya çevirenlerin, “Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız.../ Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız” diyen şairi asla anlamayacaklarını mı?

Son çaylar da içildi, gitmenin tam vaktini belirlesin diye söylenmiş son çaylar...

Tabiatla son alışverişimi yaptım. Kalenin üzerinde dönüp duran kuşlarla vedalaştım, ayağımın altında çakıl taşlarının kalp atışlarını duydum, “denizin yavaş yavaş siyah bir kabuk bağladığını...”

Dönüş yolunda, “Kızımıza kardeş yapmak yerine bir çocuğu evlat edinebiliriz” diyorlardı dostlarım...Orkestradaki kemanın sesi evlerinin içine dolduğunda yaşadıkları mutluluk var ya, işte onu diyorlardı...Aynı evde kaldıkları ilk geceyi...Aşklarını...Birlikte dokudukları ipekten kumaşı diyorlardı.

“Biz inkâr eder, şah inkârları severiz” diye geçirdim içimden. Ölüm, seni inkâr ediyorum. Umutsuzluk, seni...

“Bugün sessizsin, az konuşuyorsun” dediler.

Konuşmak.

Susmak.

“Ben ben ben bütün bunların dışına çıktım / En soğuk sularda yıkanmış gibiyim / En soy arap atlarına binmiş gibi” dedim mi?

Elbette demedim. Delirdiğimi düşünmelerini istemem. Bir hapşırık nöbeti imdadıma yetişti de kurtardı beni açıklama yapmaktan, düzyazıdan.

Bazen, üzümü atlayıp şaraba geçer gibi geçip gider güz...Öyle olmasın istedik, yakaladık onu, hâlâ mayhoş bir tadı varken...

Şehre döndük, “kuşların bir başka biçimi olan çocuklara”, çocuklarımıza...

 

 

Onur Behramoğlu'nun diğer yazılarını okumak için;

"Bir Bayram Sabahı Çocuk ve Allah"

"Genç Şaire Mektup"

"Beşiktaşk"

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri