18
Ekim

"Ya Bugün Sonsa?"

18 Ekim 2013 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

Siyah diz altı eteğini, ipek gömleğini giydi; kırk sekiz katlı binanın otuz üçüncü katına çıkmak için yola koyuldu. Aynı şey. Aynı sabah, aynı poğaça, aynı demsiz çay, çay içmiş is kokan ağızlar, sabah kapıdan içeri girmeden içtiği ilk sigara, patronun lanetliği, para kazanma hırsı altında ezilen maaş güdümlü koyunlar, fotokopi odasında öpüşenler, gece sevişemeyenler, bakteri dolu halıflexte  (x harfi artık yasal diye şey ettim) ayak tabanlarını sürte sürte yürüyen ölümlüler, eve servisle dönmeler…  Servis şoförünün şap içmiş kabız hali, iki buçuk saat yol git, iki buçuk saat yol gel:  Hayatından beş saatlik kayıplar…

 

Jehan Barbur

Ya bugün sonsa?

O hafta hep telefonlar yağdı. Bir arkadaşının babası vefat etmiş, aniden. Koltuğa yığılıverdi, cenaze için çiçek sipariş etti, ama gitmedi taziyeye, gidemedi. Bir gün sonra gelen telefonda akrabalarından birinin kansere yakalandığını öğrendi, bir sigara yaktı haberi telefonun ahizesinden emanet alırken. İki gün durgun geçti. Dördüncü gün çocukken tanıdığı bir kızın tren raylarında sıkıştığını öğrendi. Çıkmadı evden. Düşündü, ne tuhaf ne beklenmedik gidişler, ne erken! Bir gün sonra yine arsız telefondan can buran tatsız haber… Özgül’ü tutuklamışlar. Sebebi biraz siyasi biraz kişisel… Uzun süre Özgül yok. En yakın arkadaşını aradı o gece, saatlerce içtiler, sarhoş olmadı, olamadı. Her yeni kadehte aldığı haberleri anlattı Zafer’e. Zafer dinledi, “Hay Allah”tan başka da bir şey çıkmadı ağzından. “Ulan bir şey yap” demek istedi Zilşan; demedi, diyemedi.  ‘Ulan’ deyince yaptırım gücü artmıyor insanın, ya da sesini yükseltince. Düzelmiyor bir şeyler. Havada sıkıntı var.

Sabah yediye kurduğu saat çılgınca bağırdı her zamanki gibi “Uyaaaan Ulaaaan”. Zar zor, gözlerini araladı. Uykusu var. İşe gidesi yok. Ulan’la gelen emir doğrultusunda uyandı. “İstenmeyene işliyor bu argodan bozma laf, benim işime yaramıyor” diye düşündü. Siyah diz altı eteğini, ipek gömleğini giydi; kırk sekiz katlı binanın otuz üçüncü katına çıkmak için yola koyuldu. Aynı şey. Aynı sabah, aynı poğaça, aynı demsiz çay, çay içmiş is kokan ağızlar, sabah kapıdan içeri girmeden içtiği ilk sigara, patronun lanetliği, para kazanma hırsı altında ezilen maaş güdümlü koyunlar, fotokopi odasında öpüşenler, gece sevişemeyenler, bakteri dolu halıflexte  (x harfi artık yasal diye şey ettim)ayak tabanlarını sürte sürte yürüyen ölümlüler, eve servisle dönmeler…  Servis şoförünün şap içmiş kabız hali, iki buçuk saat yol git, iki buçuk saat yol gel:  Hayatından beş saatlik kayıplar… Eve gelmeler, kocaya yemek hazırlamalar, ulusal kanaldaki aptal diziler, saçma sunucular, üresi yüksek zehirli jüriler, aynı assolist kıyafetleri, kafaya kafaya magazin haberleri, olmayan hayatlara istinaden hazırlanmış riya dolu reklamlar… Haberden yoksun haber kanalları, artık yüzünü gördüğünde öğürme isteği peyda olan muktedirler…”Ulaaaaan” bir Kadir İnanır filmi, biraz rahatlama ve saat on, haydi tek başına durduğun iki kişilik yatağa. Kocaya, aç bacağını girsin içeri, ileri geri bir takım hareketler, derinden ve sadece karşı taraftan gelen ılık bir ıııh! Etken olmak isterken etten olma hali… Sonra bekle ki kalksın üzerinden, teriyle, etiyle, vücudunu kesen kıllarıyla; senin değilmiş gibi duran ince bedeninden…  Sevişme dedikleri! Yani olumsuzlukla; seviş-me! “Kadınlar sadece bağırıp, ‘istemiyorum’ derken uğramazlar iğfale” diye düşünüyor Zilşan.  Bacaklarını kapamayı unutup uyuya kalıyor.

Sabah yedi. Saat çalıyor, derhal susturuyor saati. Kocası çoktan çıkmış bile. İyi ki! Yine de erken kalkıyor. En güzel kıyafetini seçiyor dolaptan. Yavruağzı tek parça bir elbise… Yakaları beyaz dantelle işli, dizüstü…  Hemen geçiriyor üzerine elbiseyi, vücut hatlarını ele verir gibi. -Göstermekle ele vermek arasında bir sanat var, kabul etmeli.-  Evine dokunuyor önce; koltuklara, pervazlarına, duştaki süngerlere, ocaktaki cezveye… Yüzünü duvarlara sürüyor, sonra yere uzanıp gri renkteki koridorda boydan boya yuvarlanıyor, buz gibi oluyor bedeni, kalçaları, elleri…  Sıcak bir kahve yapıyor kendine ve üç sigara tellendiriyor aç karna, sonra iki kadeh konyak.  Derin bir ohh!

L şeklindeki koltuğa uzanıp elindeki kül tablasını televizyonun ekranına fırlatıyor.  Jüriden kapıyor on puanı, memleketim insanı. En sevdiği türkünün en sevdiği sözü geliyor cd çalardan, uzundur dinlemediği: “Emine Hanım, konyak içmiş, karyolada yatıyor”.  Bu kez kendi isteğiyle ayırıyor bacaklarını, sere serpe yatıyor koltukta, ev boş, ev kimsesiz, ev yetim, ev kendinin. Ertelenmiş ama istekli ince bir “ıııh” sesi. Günaydın Zilşan! Bir kadeh konyak daha, içi ısınıyor, en içi. Türkü “Yazması oyalı, kundurası boyalı” derken iş yerinden gelen bir telefonla irkiliyor. Boyalı kunduraya ithafta bulunurcasına, alıyor kazulet telefonu ayağının altına ve parçalanmış eşyalar koleksiyonuna telefonu da ekliyor, iliştiriyor televizyonun yanına.  Oturduğu yerden kalkıp, kitaplarını öpüyor. Saat erken, ne güzel, gün uzun, gün onun.  Juliette Binoche’un oynadığı Elles (Kadınlar) filmini koyuyor…  Ahh! Televizyon kırık artık değil mi? Kitaplığın sağında duran çekmeceden bir kurşun kalem çıkarıyor. Silah taşımadığına göre en etkili şeyin kurşun kalem olacağına inanıp, evin duvarlarına notlar yazıyor. Akşam kocası eve geldiğinde karşılaşacağı manzarayla ilgili, illa ki bir açıklama bekleyecek. Kapının, açıldığında baktığı portmantonun yanındaki taşıyıcı kolona, “hoş geldin, taşınıyorum” yazıyor. Solda uzanan holün bir yanına “bugün sensiz çok güzel bir gün geçireceğim”, diğer yanına “iyi olan sen, giden benim”; yatak odasındaki uzun duvara “gittim, gelmeyeceğim” yazıp ‘gelmeyeceğim’in üzerini çizip düzeltiyor:  “gelmiCEM”. Kocasının ismini zikretmeyi de ihmal etmeyerek anahtarını dahi almadan kapıdan çıkıyor.

Sevdiği bütün ara sokakları geziyor, Mandabatmaz’da bir kahve içiyor, ter kokan kadına fal baktırıyor; fala inanmıyor, gülüyor… Yüksekkaldırım’daki küçük bir barda öğlen iki bira içiyor, dört sigara söndürüyor. İkinci el eşya dükkânından sevdiği bir elbiseyi satın alıyor. Plak satan dükkânın vitrinine bakarak çantasından çıkardığı ruju dudaklarına sürüyor. Nicedir meylettiği adama mektup yazıp evinin kapısının altından içeri atıyor, mektup süzülüyor, zil çalınıyor, merdivenlerde aşağı basamak dolusu  gürültü…  Mektup okundu mu bilmiyor… Fark etmez, ‘o’ artık biliyor. Bir telefon kulübesinden Zafer’in evini arıyor. “Alo, alo…” Zaferin sesi evde... Kapatıyor telefonu. Yan sokakta oturan Zafer’e gidiyor, kapıyı çalıyor. Zilşan’ı iş saatinde kapısında gören Zafer şaşırıyor; hem de ilk defa böylesi çekici ve albenili duran Zilşan’ı. Alıyor içeri. Sorgu sual yok. Öncesi bir kahve, bir kadeh bir şey yok. Sevişiyorlar. Sonrasında sorgu sual yok; sevişme sonrası çay demleme, kahve koyma, bir kadeh bir şey içmeyi teklif etme, “Peki ya bu beydi?” sorusu yok. Bir kez daha sevişiyorlar. Balkonda uçuşan perdeler bedenlerini ara ara gizlerken, ara ara ifşa ediyor. Olsun. Oldu zaten. Kim bilebilir, kim görebilir ki? Bu saatte sokakta olanlar tanımaz Zilşan’ı. Zilşan’ın sadece mesaidir arkadaşları, tanışları. Hem tanısalar zaten… Tanısalar anlarlardı nasıl bir hayata hasret duyduğunu, hatta anlar, kimisi gelip belki de perdeleri ardına kadar açar, taş duvarlı evin tezgâhında duran kahve makinesini, onlardan evvel çalıştırırdı.

Gitti sonra… Kurşun kalemle evinin duvarına yazdığı üzere gitti, gelmedi geri. Can dediğin şeyin canı hayat istedi, yaşamak istedi. Hayat her gün bitiyor, her gün yitiyorken, aynıdanlığa tahammülsüzlükten kurtulmanın tek yolu yavruağzı bir elbiseydi.  Can’ın istediği gibi, için çektiği kadar yaşamak… Bu kadar ayıp mıydı? ‘Ayıp’ derken kayboluyordu insan.

Cem eve geldiğinde Zilşan’ın duvarlara yazdığı notları okudu. Yazı masasının üzerinde bir not daha buldu. Şöyle yazıyordu: “Bazen bir yazarın dediğine sığınıp kendimi meşru kılmam gerekecekse, sana kendimi anlatmak ve korktuğum şeyin içine düşmemek için gidişimi izah etmek adına, şu son cümleyi emanet ediyorum” :

“(…)Kendi kendini uyuma zorlayan biricik canlının insan olduğunu ve uyumun, insanın kendi kendine buyurabilmesini engellediğini fark edip aykırı davranışlar gösterecekti. (…)Beni yaşata yaşata öldürüyorlar”Hasan Ali Toptaş, ‘Sonsuzlığa Nokta’ kitabından

 

Jehan Barbur'un daha önceki yazılarını okumak için;

"Başkasının Hikayesi"

"Vapurla Fayton Arası Bir Yerde..."

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri