17
Ekim

“Soyutlanabilsek Yakın Zamanlarda!...”

17 Ekim 2013 Yazar: Aslıhan Kazancı | Köşe adı: GÖKADA
Tüm Yazılar

 

Popüler olarak “tuhaf”, “garip”, “saçma” hatta zaman zaman “ucube” olarak değerlendirilse de bir bilinç işidir soyutlamak ve soyut düşünmek. Bir şeyi soyut ifade edebilmek için o “şey”i çok iyi yorumlamış, algılamış, kavramış ve onu en saf haliyle aktarabilecek kıvama gelmiş olmak gerekir.

 

Aslıhan Kazancı

“Soyut nedir?”, “Soyut sanat nedir?”, “Nasıl soyut yaşanır?” uzun zamandır irdelediğim sorular...

“Soyut” sanırım direkt sunulmadığı ve bir üst yoruma sevk ettiği için “soyut”. Aslında “soyut” olarak nitelendirmek bile en baştan çok fazla imge yüklüyor ama bu yazıda bu ‘oluş’ u sorgulamayacağım. İlk olarak derdim “soyut”un müthiş derinliğini biraz yorumlamak.

“Soyut” bence manaya yaklaşma ve hakikate erişme/hakikati yorumlama dürtüsüyle gelişmiş bir yaklaşım. Popüler olarak “tuhaf”, “garip”, “saçma” hatta zaman zaman “ucube” olarak değerlendirilse de bir bilinç işidir soyutlamak ve soyut düşünmek. Bir şeyi soyut ifade edebilmek için o “şey”i çok iyi yorumlamış, algılamış, kavramış ve onu en saf haliyle aktarabilecek kıvama gelmiş olmak gerekir. Evet, yorumlamadan yaklaşıldığında alışkın olunmadığından farklı gelebilir fakat o soyut duruş; saflığıyla ve yaratacağı çağrışımlarla iletişim kuracaktır gözlemciyle. Çok değerlidir bence bu heves ve saf olma durumu ve azın çokluğunu anlayış.

Soyut sanattan bahsetmeye devam edeceğim ve sanırım soyut sanat hakkında naçizane bir düzeltme/hatırlatma yapmam da gerekecek. Soyut sanatın/üslubun (çoğunlukla) 20.yy’da avangart sanat akımlarıyla ortaya çıkmış yeni bir dilmiş gibi tanımlanmasını çok absürd buluyorum. Biz (doğaya ait her şey) bir döngüselliğe aitsek, soyut yaklaşım algının başladığı zamanda/mekanda/boyutta döngüselin  çok değerli bir noktasıdır bence. En saf halidir algının ve döngüselde; noktadan yaylar biriminde ne kadar uzaklaşsak da o noktaya yeniden döneceğizdir sanırım ya da umarım. Makro-mikro ilişkisinde de aynı desenin var olduğunu düşünüyorum. Antik saf üsluptan sonra romanesk, gotik, maniyerist, barok anlayışı tadıp sonrasında yine basit bir anlatım arama dürtüsü ya da yaşarken bir sorunu en kavranabilir en kolay haliyle anlatmaya çalışma derdi gibi. Antik olan her şeyin bu kadar değerli olması da bu saflığa duyulan özlemden sanırım. Ama hakikaten de antik olan neyi sorgularsak yetkin bir bilgeliğin müthiş soyut ifadeleri bulabiliriz. Çok basit formlardır, deyişlerdir, temsillerdir ama muazzam anlamlarla doludurlar. Mesela Stonehenge. O dev kayaların bir düzen ve kompozisyon oluşturacak şekilde düzenlenmesinin mümkünlüğü/imkansızlığı ayrıca tartışıladursun aslında inanılmaz olan; yapının astronomi bilgeliğiyle tasarlanmış geometrisi, bu biçimin manevi boyutu ve biz medeni(!) homo sapiens sapienslerin asıl manasını hala tam olarak kavrayamıyor oluşumuz olabilir. Keza; Newgrange, Karnak Kompleksi, Sümer Zigguratları, Antik Yunan’ın megarondan başlayarak kentleri oluşturan zihniyeti, Uzakdoğu ve Aztek tapınakları ve benzer diğer pür yaratıları yaratıldıkları saflıklarıyla değerlendiremiyor oluşumuz gibi. Olsun, yine de irdelemek ve soyut ifadeleri anlamlandırmaya çalışmak da olumlu bir girişim. Hayat döngüseline geri dönecek olursak; insan hırs ve kibriyle abartılmış formların oluşturduğu bir yay kesitinden  sonra 20.yy ve sonrasında yeniden canlanan soyutlama tutkusu, yine noktaya ve doğaya yaklaşıyor olduğumuz bir bilinç.

Antik soyutlardan sonra modern soyutlar da aslında bir o kadar ilham verici. Mesela beni çok etkileyen Piet Mondrian’dan başlayabilirim. Resim sanatı yüzlerce yıl boyunca birçok akımdan etkilenip birçok teknikte eserler üretmişti. Fakat kompozisyonlar bilinen halden farklı değildi, bir elma resmediliyorsa elma formunda değişik akımlardan etkilenmiş birçok elma görebilirdiniz ama elma olduğunu görür görmez anladığınız cinsten. Mondrian ise müthiş entellektüel bir yaklaşım kattı resim sanatına. Tabi bir anda oluşmadı bu yaklaşım; eş zamanlı olarak perspektif, çoklu perspektif, renklerin deneysel resmedilmesi, ölçek kavramının sorgulanması ve bunlar gibi birçok radikal yaklaşım da deneyimleniyordu. Yani “varolan”ı farklı yorumlama, daha üst bir bilinç ile ifade etme tutkusu yeniden hakimdi. Fakat Mondrian’ın gridal, üç ana renk ve siyah&beyazdan oluşan kompozisyonları gerçekten devrimsel bir yaklaşım oldu. Hatta öyle ki yıllarca mimariden etkilenen resim Mondrian kompozisyonlarından sonra mimarların ve tasarımcıların alansal ve mekânsal analizlerine yön verecek özellikle modern mimarinin rehber teması olacaktı. Mondrian kompozisyonlarında az önce bahsettiğim gibi; üç temel renk, siyah&beyaz ve farklı ilişkilerde bir araya gelmiş yatay&dikey çizgiler görürsünüz. Bu soyutlama belki de gözün gördüğü her şeyin bir soyutlamasıdır. Üç temel renk zaten gördüğümüz diğer tüm renkleri oluşturandır, beyaz bunların bütünüdür ve siyah da aksine yutucusudur. Gridlerde adeta bir tanım, ölçek, oran analizidir ve bu çok basit anlatı “görünen”in bir soyutlamasını sunar. Aynı temada çok kompozisyonu vardır fakat her birinde farklı bir ilişkiyi gözlemlersiniz ve farklı bir “oluş”u görürsünüz. Bu var olanı ve olmayanı birçok parametre ile sorgulama açısından çok etkileyici ve zihne bu doğrultuda bir bakış açısı getirmesiyle çok iyi bir soyut bence.

Bahsetmek istediğim diğer sanatçı ise Wassily Kandinsky. Onun çalışmaları ise daha karmaşık görünen fakat gerek sembolizmi gerek resimsel harmonisiyle bütünsel bir soyuttur. Özellikle Wagner’in müziğinden etkilendiği bilinen sanatçı müziğin armonisini görsel olarak aktarmıştır resmine. Hatta biraz dalarsanız müziği de duyabilirsiniz. Ben duydum. Temel geometrik şekilleri, soyutlamalarının bir dili gibi kullanan Kandinsky aslında bu biçimleri basit ve anlamlı sembolik bir anlatı için kullanmıştır. Üçgensiler aktif ve saldırgan duyguları, kareler huzur ve barışı, daireler ise ruhsal ve kozmik varoluşu anlatır. Aslında kalp,ruh ve akıl eşliğinde saflıkla yaklaşıldığında; bu soyut ifadeleri ve renkleri, hücrelerimizden evrene kadar birlikte yorumlayarak Kandinsky resimlerine girebiliriz.

Ben soyutu anlamaya çalışma evresinde dekonstrüktivist(yapısal analizci) yaklaşımı da çok “yapıcı” buluyorum. Parçalarken yapmak. Bir şeyleri en temel parçalarına kadar bölüp onları yeniden yaratıya dahil ederkenki yeni “oluşlar”. Bu açıdan Jacques Derrida okumaları ve felsefesini yorumlamak da; sözcüklerine kadar parçalayıp bu yeni algıyı ve soyutu anlamlandırma ya da anlamlandıramama sürecini zihinde yaşamak, moleküllere kadar parçalayıp soyut varoluşa yaklaştıracaktır.

 

Soyuttan bahsedilen bir yazının sonuç bölümüne bağlanıp bitebileceğini düşünmüyorum. Hatta aklımdakileri tam olarak ifade edebildiğimi bile sanmıyorum. Bu yüzden bu yazı çağrışımlarla devam etmeli. Ben “soyut” un zihnimde içgüdüsel olarak ilk çağrıştırdıklarını yazıyorum. Sanırım sizin zihninizde de başka imge ve isimlerle birlikte bir yankı yaratacaktır bu ilk dalga:

Jackson Pollock, Hat Sanatı, Lee Krasner, Mies van der Rohe, Fazıl Say, Pi sayısı, Frank Lloyd Wright,Ömer Hayyam,Erol Akyavaş, Mary Reid Kelley, Mark Rothko, “Benim Adım Kırmızı”, Frédéric Chopin, “Diagramma della Verita”,Albert Einstein, Erwin Schrödinger, Theo van Doesburg,Ellsworth Kelly, Pablo Picasso, Bernard Tschumi, Çin Kaligrafileri, Serhat Kiraz, Lee Ufan

Soyutlanabilsek yakın zamanlarda!


Tüm fotoğraflar ve düzenlemeler Aslıhan Kazancı’ya aittir.

1. Stonehenge/ Londra (kapak tasarımı)

2. Kolaj// Piet Mondrian eseri- Tate Modern/ Londra+ Londra

3. Kolaj// MoMA/NY + Istanbul Bienali/Istanbul

4. Kolaj// Manchester+ Imperial War Museum/Manchester+ Titanic Museum/ Belfast

5. Serhat Kiraz eserleri-Artbeat Istanbul/ Istanbul

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri