08
Ekim

“Hayatının tek şiiri, çarşamba sabahları yazılıyordu Ebrar’ın”

08 Ekim 2013 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

 

Çopur suratlı Ebrar’ın gülümseyen gözleri, dolgun dudakları vardı. Caze, Bukowski’yi görmüş olsaydı, çopur suratın aslında ne demek olduğunu anlayacak, Henry Chinasky’e göre Ebrar’ın çok daha masum olduğuna ikna olacaktı. Ama Karakiraz’a henüz Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” kitabı gelmemişti.

 

Jehan Barbur

Kullandığı kamyonun sağ tarafında, boydan boya “Hafriyat Aracı” yazıyordu. Alışılmışın aksine, kamyonun arkası, kırmızı renkte bir muşambayla örtülüydü. Demek ki, insanların zihninde, hafriyat kamyonlarının alışılagelmiş bir branda rengi de vardı. O neydi? En azından kırmızı değildi.  Bu da bir bilgiydi. Gündelik hayatta, birçok insanın belleğinde eksik kalmış, özel ve ayrık sayılabilecek bir bilgi. Kamyonu kullanırken, bu sebeple kendini özel hissediyordu. Ne taşıyordu? Taş, moloz, kum, kırdı-döktü, ya da?

Karakiraz köyünden, Tuzla Aydınlı’ya doğru yola çıkmıştı; her Çarşamba günü, aynı istikamete yollandığı gibi.  Ehliyeti, direksiyonun solundaki cepteydi. Göz ucuyla ehliyete baktıkça kendi ismiyle karşılaşıyor, ismini sevdiğini, telaffuzunu duyduğunda sanki çok yüksek sesle çağrıldığını, ona ister istemez vakurluk kazandırdığını düşünüyordu: ‘Ebrar’. Çok kadınla yatmış, bir kadın sevmişti.

Boyacıköy’de, Sıçanlı Meyhane’nin olduğu sokağın arka paralelinde, varlığı dahi meçhul, küçük bir kırtasiye dükkânında, tezgâhtardı. Tezgâhla, kasa arasında bir arpa boyu yol olmamasına rağmen, aynı zamanda kasada da duruyor, bir taşla iki kuş vurabiliyor, zira tek maaşa iki ayrı işte çalıştığını düşünerek kendini o dükkâna fazla görüyordu. Saklanmak için yaratılmıştı. Meyhanenin sıçanlarından biri de oydu sanki ve başkasının dehlizinde kâğıt, kalem, silgi, ataç, zımba, tel dosya, uhu, elişi kâğıdı filan satıyor, ara ara, sattığı malzemelerin küçük bir kısmını patrondan izinsiz kendine hibe ederek resim çiziyordu. Çizdiklerini, kırtasiyenin olmayan duvarına istif istif asmıştı. Altlarına da, yanlarına yaklaşmadan görülmesi imkânsız, bit yeniği fontundaki puntolarla ismini yazmıştı: ‘Kemal’. Az kadın tanımış, bir kıza tutulmuştu.

Ebrar’ın uzun yola çıktığı da olurdu. Uzun yolda sürdüğü kamyonun solunda “Bilmemne Nakliyat”, arkadaki plakanın altındaysa “Uçtum, uç oldum” yazardı. Uzun yollarda can sıkıntısından tanıştığı kadınları olur, verdiği molalarda onlarla yatar, yola çıktığı sabahlarda kadınların isimlerini, kadınlar da Ebrar’ın cismini unuturdu.

En sevdiği yolculuğu olan, Karakiraz’dan Tuzla’ya gittiği Çarşamba günü seyahatlerinden birinde tanımıştı Caze’yi. Caze, köy yolunda taşıdığı arpa kovalarından birini, yokuş aşağı yürürken düşürmüş, yağmur yağdığından çamurlu yolda kaymış, kuru ve çıplak bir ağacın altına, burkulan ayağının acısını dindirebilmek için korkuyla yaslanmıştı. O kadar zayıftı ki, ağacın gövdesi sırtındaki kemiklere batıyor, ayak bileğinin acısı omuriliğine işliyordu. Uzaktan, kırmızı muşambayla örtülü, aheste aheste gelen kamyonu görünce irkilmiş, toparlanıp, ayağa kalkmaya çalışınca, çamurda debelenip bir kez daha yere yığılmıştı. Ebrar uzaktan kuş gibi çırpınan bu kızı görünce yavaşladı. Hızlıca yanaşsa, kanatlanıp kaçacak korkusuyla onu ürkütmek istemedi. Sanki, ilk defa bir kadınla konuşacakmış gibi yüreği ağzında attı. “Buyur istersen, götüreyim köyüne seni, korkmayasın, benden sana zarar gelmez” dedi. Caze cevap vermedi. Ebrar düşündüğü şeyi söylemediğini, Caze’nin yanında durup, camı açıp kıza sadece baktığını fark etti. Hızlıca indi kamyondan, kovaları topladı, gülümsedi. “Yardım edeyim” diyebildi sadece. Çopur suratlı Ebrar’ın gülümseyen gözleri, dolgun dudakları vardı. Caze, Bukowski’yi görmüş olsaydı, çopur suratın aslında ne demek olduğunu anlayacak, Henry Chinasky’e göre Ebrar’ın çok daha masum olduğuna ikna olacaktı. Ama Karakiraz’a henüz Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” kitabı gelmemişti. (Ya da biz, öyle diyelim). Yalpalayarak bindi şoför yanına. Bir süre hiç konuşmadılar. “Adım Ebrar”, “Benim Caze”. Rüzgârda uçuşan muşambanın tokat sesi. “Bizim orada kuşçular en sevdikleri güvercinlere Caze ismini koyarlar”, dedi Ebrar.  “Burada ineyim”. Aksayarak yola koyuldu kız.

Aydınlı’ya vardığında, atladı kamyondan, muşambanın iplerini söktü. Hazine gibi taşıdığı sözde hafriyatı, arka kapağı boşaltarak döktü kucağına. Yığınlarca kuş ölüsü… Çoğunlukla martı, kumru ve güvercin ölüleri…  Karakiraz’da, İstanbul çöplüğünden beslenen kuşlar, buldukları ‘o’ lokmayı, şevkle gagalarından küçük yutaklarına yuvarlarken, ölüveriyorlardı bazen. Çöpçülerin bazısı teneke kutu, kâğıt, pil toplayadursun, o, çöp yığınlarından ölü kuşlar topluyor, Aydınlı’daki mezarlığa getiriyordu. Çünkü bu şehirde, hayvanlara mezar taşı veren tek mezarlık Tuzla’daydı. Hayatının tek şiiri, çarşamba sabahları yazılıyordu Ebrar’ın. Her an patlayacakmış gibi istif istif duran çöplerin arasından bu kuşları buluyor, onları saçaklanmış çuvala atmadan evvel, uzun yol molalarında okşayamadığı kadınlara inat, önce batınlarından gagalarına kadar okşuyor, güzellerine bir öpücük kondurup sırtındaki çuvala atıyordu. Sonra da aynı yol. İlk defa bu yolda karşılaştığı Caze.  Ebrar’ın dolgun dudakları vardı. Caze, gece girdiği yatağında, gözlerini kapayıp, sabaha kadar o dudakları öptü.

“Beyaz füzen var mı?” dedi kız. Kemal’in incecikti dudakları. Öpemezdin. Utanırdın. Kaybolurlardı. Üst raftan iki ayrı markadan beyaz füzen uzattı kıza. “Kuşları boyamak çok zor, bir türlü renk uyduramıyorum martıların kanadına”. Gri ve krem rengi füzenleri de koydu tezgâha Kemal. “Bunları da deneyin, ben öyle yapıyorum” diyerek kızın arkasındaki duvarda asılı duran, çizdiği kuş resimlerini gösterdi. Balkız, dükkâna girdiğinde fark etmediği için utandığı resimlere yanaşarak uzun uzun inceledi Kemal’in çizdiği envai çeşit kuşu. Sonradan görebildi resimlerin altındaki ‘Kemal’ imzasını. “Ne kadar güzeller. Sıçanlı Meyhane’nin müşterilerine, ‘meyhanede sıçan görmek için aranmayı bırakmanız lazım’ demeli. Baksanıza, bu kadar kuş arka mahallenin nöbetini tutuyorsa, ne gezsin sıçanlar meyhanede?” deyip cüzdanını çıkardı. Kemal kasaya geçti, parayı aldı. Balkız çıktı kapıdan. O gün başka müşteri gelmedi kırtasiyeye. Kemal, yeni bir kuş daha çizdi, ismini Balkız koydu. Aldı, evine götürdü. Bütün gece öptü kızı. İncecikti dudakları. Yine de öptü… Balkız’ı… Bütün gece.

Papağan hummasından öldü dediler Ebrar için. Caze, köy kahvesinden geçerken duydu. Kimse anlamamış nedenini. Ebrar kuşların güzelini öptüğünü anlatmamış kimseye. Caze, Ebrar’ı öpemediğini diyememiş köye, ama her gece öpmeyi istediğini. Ebrar her gece Caze’yi düşlemiş, gelememiş köye. Haftasına defnetmişler, Çarşambayı sel almış, uçmuş uçmuş, uç olmuş! ‘Kuşları Öpen Adam’ diye bir kitap yazsalar, bu sefer göndereceklermiş köye.

Balkız bir daha gelmemiş Kemal’in kırtasiyeye. Kemal’i işten atmışlar, malzemeden çalıyor gerekçesiyle. Bir hafta sürmüş işsizliği. Gazete ilanlarından yeni bir iş bulmuş hafriyat şirketinde. İsterse eğer, çarşambaları izin günüymüş. O da sürmüş kamyonu mola yerlerine ve öğrenmiş kadınların ismini. Her geri gelişinde bir kuş daha çizmiş. Aynı adı vermiş hepsine. ‘Caze’.

 

Jehan Barbur'un daha önceki yazısını okumak için;

"Vapurla Fayton Arası Bir Yerde..."

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri