02
Ekim

“Vapurla Fayton Arası Bir Yerde...”

02 Ekim 2013 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

 

Yanımda, önümde oturanlara bakıyorum. İçimden konuşup duruyorum onlarla. Susmuyor zihin. Yavuz Turgul’un Eşkıya filmindeki Keje gibi çıkıyor sesim, “Çay içer misin?” sorusuna verdiğim “Hayır sağ ol” cevabında. Otuz beş yıldır konuşmamışım gibi… Kısık, uzak.  Hâlbuki otuz saniye bile olmamıştı konuşalı. Benim de bir Olric’im var da, haberim mi yok acaba? Onunla konuşup,  gerçekte konuştuğumu zannediyor olabilir miyim?

 

Jehan Barbur

 

Evdeki kütüphanemde, Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ı uzun süredir göz dikmişti bana. İçimde susmayan esrik bir ses “E hadi artık ayıp, okumayacak mısın bu kitabı?” diye beni rahatsız ediyordu.  Rahatsız oluyor muydum? Oluyordum! Şu hayatta ne yapsam eksik kalıyor.  Bilenlere, bilmediklerimden dolayı bir türlü yetişemiyor gibiydim. Ne çirkin bir yarış. Neyse, bir şekilde sarıldım kitaba, Turgut’a, Selim’e…  Kitabın adının tersine, tutundum kör bir kanca gibi anlattığı, dağılmış her imgeye. Ben geç bilenlerdenim ama okumuş olan anımsar. Bir kerhane sahnesi anlatılır kitapta. Özeniveririm erkliğe.  Şimdiyse hep düşünüyorum, yeni bir şeymiş gibi… Tutunabiliyor muyum yaşadığım yere?  İşte bak, onu hiç bilmiyorum.

Grup arkadaşlarımla Kabataş iskelesinde buluşuyoruz. Biniyoruz ada vapuruna.  Daha sonra yayınlanacak bir program için, Heybeliada’ya çekime gidiyoruz. Vapurda, üst katta, iki uzun sıraya yerleşiyoruz; simit, çay, sohbet, gülücükler, susmalar derken vakti gömüyoruz. Güverteye çıkıyorum; burnumun direğini sersemleten insan eti kokusundan, denize doğru…  Vapur alargada, tornistan; sonra devşirilmiş dalgalarla su yüzüne çıkan planktonları yemeye hazırlanan Kınalıada’nın martıları… “Benim evim neresi?”  Kendimi saçma sapan sorularla rahatsız etmelerim bitmeyecek herhalde. Ne bu şimdi? Bir şiirin ilk satırı mı? Yoksa aslımda, kaçamadığım gerçek bir soru mu? “Benim evim neresi?”  Nicedir korkuyorum insanlardan. Sanki yere bir tepsi düşse, yüreğim ağzıma gelecek. Ne tesadüf ki,  vapurda, çayların kırmızı kırmızı dizildiği tepsi yere düşüyor. Dönüp bakmaya mecal bulamıyorum. İçimin varsa bir teli, titremiyor. Ne oluyor? Hayatta değil miyim? Yoksa bir tankerle çarpıştık da olanlar oldu mu? Bir çimdik, tende dağılan kızarma… Yaşıyorum. Dünyadaki ( yahut öte dünya mı demeli?) ölü sayısı, yaşayan nüfustan kat be kat fazla. O hal, ölümden korkmaya hacet yok. Çoğunluğun sahip olduğu bir örgütlenme şekli olsa gerek, bu ölüm dedikleri.. Hayat bir vakit kaybı mı? Orası dedikleri neresi?

Yanımda, önümde oturanlara bakıyorum. İçimden konuşup duruyorum onlarla. Susmuyor zihin. Yavuz Turgul’un Eşkıya filmindeki Keje gibi çıkıyor sesim, “Çay içer misin?” sorusuna verdiğim “Hayır sağ ol” cevabında. Otuz beş yıldır konuşmamışım gibi… Kısık, uzak.  Hâlbuki otuz saniye bile olmamıştı konuşalı. Benim de bir Olric’im var da, haberim mi yok acaba? Onunla konuşup,  gerçekte konuştuğumu zannediyor olabilir miyim? Eserekli miyim? Kafamdan içime doğru, ip kalınlığında ya da ip inceliğinde bir şey sokmuşlar da tek tek soymuşlar organlarımı. Boş bir damacanayım. Dolusunun yedeği dahi değilim. Karşılaştıklarıma koca bir gülümseme ikram ettikten sonra kayboluyor dudaklarım; sonra da yığınlarca soru. “İyi misin? Neyin var? Bir şey mi oldu?” Ben Ruhiye hanım, nasılım?  İyiyim…( Ahh Edip! Sen öldüğünde ben dört yaşındaydım biliyor musun? Canını sevdiğim Edip, nereden bileceksin? Akran olsaydık sever miydik birbirimizi? Yakup, seninle benim resmimizi asar mıydı acaba meyhanenin duvarına?) Kusura bakmayın yahu, pek oynayacak halde değilim. Siz oynayın ben sonra gelirim. Geçiştiriyorum besbelli, onlar da geçişiyor zaten. Israr eden yok.  Bir gülün çırpıntısına heyecan duyan ben, gülün kokusunu duymaz olmuşum. “Otuz beş yaşına yaklaşınca böyle olur” diyor birileri, sorgu sual işte. “Neşen kaçar, kahkahan, gözyaşın azalır. İçi boş bir Matruşka olursun. Korkma geçer. “Rakı var mı? Bu saate mi? Saat kaç? Tazı kovala…  Rakı yok, vapurda çay var bir de televizyonda aynı kanal. Sıkıldım!

Vapur iskeleye yaklaşınca bir kez nefes aldım. Artık idareli kullanıyorum Allah’ın havasını. Ne bileyim, belki bir gün onun da gelip hesabını sorarlar. “Saat 22:00’dan sonra havadan nemalanmak yasak”. Olabilir.

Ne güzel…  İnsanlar, bahar serinliğine aldırmadan- aldanmadan- yatmışlar şezlonglara. Kimisinde estetik bir uzanış, kusura bakma ama kimisi de don atlet gebeşmiş. Soyunsanız ya!  Ne çok isterdim soyunabilmenizi. “Aynısından bizde de var, korkmayın, ayıp değil” diyebilmeyi. Soyunsak, anadan üryan dolanabilsek ya! Doğru düzgün, düşündüğümüzü konuşamazken ne soyunması, yavaş! Kahve içsek ya! Bu saatte mi? Saat kaç? Öğlen oldu. Bak o zaman bir öğlen kahvesi. Çekim için arkadaşlar faytonları hazır ederlerken, kahve, gazoz, kahve fincanında ılık bira içildi. İyi de edildi. O kahve fincanını sevmedim ya neyse! Neler saklıyoruz sen bir bilsen. Sırf sana ayıp olmasın diye gizliden.

En yakın arkadaşım, aynı zamanda menajerimin bir gözü bende. Gözüm boş bakıyor olacak ki, benden mütemadiyen iyi olduğuma dair bir göz kırpışı bekliyor. Bense gözümü kırpmadan izliyorum etrafımı, düşünmeme mani olamıyor, yatağımı özlüyorum. Uykuma izinli rüyalara yataklık edeceğimden…  Neyse, onu da kırmayıp, salisesinde kaybolacak dudaklarıma “Gülümseyin!” emrini veriyorum. İkna oldu mu sence? En azından o da bir nefes hakkı daha kullandı. Saat daha bir, olabilir.

Dört fayton diziliyor peşi sıra. Atlar… Göremiyorlar.  NE SAĞ NE SOL. İçim kusuyor bu haksız birdirbire. Biz onların üzerinde, onlar…  Biz onların üzerinde, biz hep üzerlerinde…  Vurdukları gem, ağızlarını köpürtmüş, belediye gülümsüyor adanın bu melun ananesine.  Yalan bir neşeyle yerleşiyorum faytona, içimden defalarca özür diliyorum. Kimden olacak? Atlardan. İmkân olsa, faytondan inip “Yorulduysanız beni sürün şimdi” diyesim geliyor.  Herkes mutlu, tepemizdeki brandadan püsküller sarkıyor. Onları izliyorum, sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi. Sence atlar suçsuzluğuma inanmışlar mıdır? Bilmem… Saat kaç? Bir buçuk. O halde elini çabuk tut…

Bir gürültü…  Arkamı dönüp bakmaya çalışırken aklımdan neler geçiyor?  Vapurda değiliz, bu birkaç saat evvel devrilen tepsinin gürültüsü olamaz, o daha yansımalı. Bu koca bir gürültü; kamyondan yirmi çuval patates dökülmüş gibi ama öylesi yumuşak da değil. Döndüm arkamı. Vapurda, kafamdan iç organlarıma kadar soktuklarını zannettiğim ip, yakalanma korkusuyla her şeyi yerli yerine bırakarak terk ediyor bedenimi. Gürültü yüzüme çarpıyor. Gördüm. Arkamızdaki fayton. Ağzındaki gemle köpüren, verdiğim şekeri yemeyen at. Yerde... Tam sola dönerken ayağındaki nal… Düşüyor kocaman bir gövde. Yanındayım. Ne ara indim faytondan bilmiyorum, bakmadım saate. Faytoncu, ağzında sigarasıyla deh diyor brrr diyor, kucaklıyor debelenen gövdeyi. Ben ağlıyorum, içime.  Yüreğim ağzımda atıyor. Sakatat tadı var genzimde. Kaldırıyorlar atı. Yola devam ediyoruz. Öd gibi bir ekşilik yerleşiyor mideme.  Ben artık heyecanlanamıyorum.  Korkabiliyorum. Bir çimdikten öte kızaran etimin kanı geri çekilene kadar içim yaşıyor.  Bir at düşüyor, inadına yaşıyorum. Kalkabilsin diye. Kalkıyor, yaşıyorum…

Leyla Erbil’in bir sözü çıkmıyor aklımdan. Saat kaçtı bu arada? “Saat üçü yirmi geçiyor.”  Her gün aynı saatte soruyorum bu soruyu, hep aynı cevap. İç sıkıntımın sebebi belli, biliyorum. Ne bir ip, ne kahve fincanı, ne kırpılmayan gözüm ne de dudaklarım. Leyla Hanım diyordu : “RİYA TANRININ İNSANIDIR. RİYA İNSANIN TANRISIDIR. İNSAN TANRININ RİYASIDIR. TANRI İNSANIN RİYASIDIR”.

Bana gördüklerime katlanabilecek saati söyle, ben artık o saatte uyanayım. Yoksa tutunamayabilirim. (Gerçi bu aralar pop şarkılar var. En kötü, onlar tutar.) “Atla ada turu kaç lira?” ATLARIN CEBİ DELİK, YÜREKLERİ DELİK.

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri