20
Şubat

Enver Aysever ile Söyleşi

20 Şubat 2012 Yazar: Aykırı Akademi

(Fotoğraflar: Aida Gradina Photography ve Warbzz on devianart)

 

Yazgıcılar’ın hemen altında, “izlenme, dinlenme, gözlenme üstüne bir roman” yazıyor ama, Enver Aysever’in söyleşimizde dile getirdiği, benim de başlığa çıkarttığım “Körleşme, dilsizleşme, sessizleşme çağındayız” ifadesi izlenme ile körleşme, dinlenme ile dilsizleşme arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir biçimde koyuyor ortaya. İzlenme çağında, izleyenler de dahil olmak üzere topyekûn bir körleşme yaşanıyor aslında. Dinlendikçe sessizleşiyoruz, dilsizleşiyoruz.

 

Enver Aysever, “Yazgıcılar” isimli romanında çağın bu hastalığını distopik olduğu ölçüde gerçekçi bir kurgu içinde anlatıyor. Türkiye’nin sahicilikten giderek daha da uzaklaştığını imleyen “Gibi Site”nin sakinlerini roman kahramanı yapınca, ortaya bir tür toplum parodisi çıkıyor ister istemez. Sağımıza solumuza baktığımızda görebileceğimiz, metrobüste otobüste karşılaşabileceğimiz kişiler bu romanda çıkıyor karşımıza. Ama bir kişi daha var ki, onun romandaki konumu ötekilerden biraz farklı. EA, bir aydın ama nasıl biri? Bir devrimci? Bir yazar? Romancının kendisi mi yoksa? Belki de hiçbiri değil, romanın başında belirtildiği gibi o bir soru işareti… Bir de tabii romana adını veren Yazgıcılar var. Yazgı kavramını tartışmaya açan, okuru kendi yazgısını başkalarına teslim etmiş olması üzerine düşünmeye zorlayan bir metafor işlevi de görebilir sanki.

Geleceğe dair bir distopya değil “Yazgıcılar”, bugünün alabildiğine gerçekçi resmini çiziyor yazar. Bu resimde neler gördüğünü edebiyatın penceresinden bakarak konuştuk Aysever’le…

 

Irmak Zileli, Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2012

 

“‘Yazgıcılar’, güncel bir konuyu, bugün sokaktaki insanın bile artık korktuğu bir gerçekliği roman konusu yapıyor. İzlenme, dinlenme, gözlenme üstüne bir roman. Edebiyatın güncellikle buluşması bazı riskler taşıyabilir. Siz romanı yazarken bu tür risklerle nasıl baş ettiniz? Buradan hareketle ‘Yazgıcılar’ın konjonktür romanı olarak değerlendirebileceğimiz tür romanlarda ayrılabildiğini düşünüyor musunuz?”

“Toplumların büyük açmazlar yaşadığı dönemlerde, edebiyat/roman kendi ödevini üstlenir ve belki de sessiz biçimde tüm olup biteni kendi gerçeğine uygun biçimde kayıt altına alır. Günlük koşturma içinde, çoğu zaman neden didiştiğini, ayrıştığını görmeyen birey, edebiyatın hassas terazisinden bakınca, yaşadığı çağa dair bambaşka görüntülerle karşılaşacaktır. Romancı hem içinde bulunduğu güne aittir, hem geleceğe. Esasen geçmişteki köke de sağlam basmak zorundadır. Tüm bunları hesap etmeden yola koyulur. ‘Yazgıcılar’ güncel olana takılıp kalmayan, ordan edindiği çeşitli itkilerle yola çıkan ama aslında, bugünün boğulmuşluğunu anlatan bir roman!”

“Bu kadar güncel bir konuyu ele alan bu romanı kalıcı kılacak olan nedir size göre?”

“Romancı içinde bir tedirginlik, ürpertiyle masaya oturur. Sezgiyle yolunu bulmaya başlar. Derin bir işçilik gerektiren sürecin sonunda yapıtını ortaya koyar. Tüm bu süreç bize has edebiyat diyeceğimiz bir eser verebileceği gibi, tersine yarın unutulacak bir yapıta da götürebilir. Önemli olan romancının bu hamurdan gelmesi, ustaların izini, sesini bilmesi ve o coğrafya insanı olduğunu hissettirmesidir. Bir romanın kalıcılığı çok karmaşık bir sürü nedenle açıklanabilir. Ama ben bugün okuduğum romanlar içinde biçim olarak yenilikçi olanı, dile dair lezzetli bulduklarımı ve elbette insana dair umudu olanları yeğliyorum. En karanlık olayları anlatanlar bile son çözümde insan için bir kapı aralar. Ben roman yazdım. Tüm diğer dertlerden arınmış biçimde ilkin iyi roman olsun istedim.”

“Aslında ‘Yazgıcılar’da anlatılan hikâye bir distopya olarak algılanabilir… Orwell’ın romanı ‘1984’ bu kategoride değerlendirilir örneğin. ‘Yazgıcılar’ bir distopya mıdır size göre?”

“Elbette böyle söyleyenler olacaktır. Belki böyledir, bilmiyorum. Ama artık büyük meseleleri, büyük sözlerle açıklama çağında değiliz. Romancının deneme türünden, şiirden, felsefeden doğrudan yararlanması mümkün. Bir durumu anlatırken, üzerimize türlü kışkırtıcılarla/uyarıcılarla saldıran düzeni sorgularken ironi gücü olan ve biraz da tersten bakan metinlere gereksinimimiz var. Orwell iyi bir örnek.”

“Roman sisli bir geceyle açılıyor ve yine açıldığı yerde kapanıyor. Genel olarak da o sis atmosferi romana hâkim. Fakat karakterler bir o kadar net, tanıdık, etrafımızda gördüğümüz insanların birer simgesi gibi. Bir tek Yazgıcılar olarak ortalarda adı gezinen, bir örgütü çağrıştıran, ama iktidar gücü olduğu da hissedilen esrarengiz adamlar var. Onların çizgileri o kadar net değil. Hem bu gizemin nedeni hem de isimlerinin neden ‘yazgı’cılar olduğunu merak ediyorum.”

“Düzen bize sürekli ne kadar küçük/güçsüz olduğumuzu pompalıyor. Kendi yazgımıza hâkim olamayacağımızı, gücümüzün düzeni değiştirmeye yetmeyeceğini söylüyor. Bunun altında mutlaka bir komplo bulunması gerekli değil. Kapitalizm tüm aygıtlarıyla bunu defalarca üretiyor. Küçük kişiler diyeceğimiz, esnaf, öğrenci, hatta okuryazarlar, işçiler, ev kadınları, herkes buna inanıyor. Hal böyle olunca o büyük göz’ün bizi izlediği fikri de beraberinde geliyor. Birbirini ezer biçimde düzenle bir uzlaşma ve kıyısından köşesinden de olsa pay kapma yarışı başlıyor. Düzene itiraz yerine, konumlanma üstüne bir çaba başlıyor. Bu bir yanıyla acılı, bir yanıyla gülünç! Tüm bunlar olurken siyasi, iktisadi kimi güçler bu oyunu, bu kara-güldürüyü keyifle izliyor. Öyle birileri yoksa da buna da inandırılıyor.”

“‘Gibi Site’ adındaki bir sitede geçiyor hikâye. Bir tür küçük Türkiye. Türkiye’yi ‘gibi’ site yapan nedir size göre?”

“Ülkemizin bir sahicilik sorunu olduğu kesin. Derin bir kıskanma, öykünme, imrenme sürecindeyiz. Bu sözcükleri özenle seçtim. Aralarındaki küçük ayrımlar bize tüm renkleri gösteriyor. Hal böyle olunca kakafonik yarış içinde savruluyor toplum. Refah devleti diyoruz ama sanal; demokrasi diyoruz ama sanal; özgürlük diyoruz ama sanal… Bu kavramları kullanıyoruz ama gerçekte çok uzağındayız… MIŞ’lar üzerine kurulu yaşantımız. Bizim GİBİ SİTE de böyle bir örnek.”

“Bütün karakterler birbirini izliyor, dinliyor. Son derece güvensiz bir ortam var aslında. İnsanı tedirgin edici bir durum. Her tarafı güvenlik duvarlarıyla çevrili, aynı zamanda sayısız güvenlik görevlisinin olduğu bir sitede bu güvensiz ortamın oluşması hem ironik, hem de trajik. Buradan hareketle Türkiye’nin içinde olduğu ortamı düşünürsek; ne kadar güvendeyiz sizce? Sınırlarımız sıkı sıkı korunsa bile, vatandaş olarak güvende olduğumuzu düşünüyor musunuz?”

“Bu çağ bireye ‘Sen değerlisin’, ‘Özelsin’ türü kimi kavramlarla, esasen müthiş tekinsiz bir ortam sunuyor. Paranız oluyor; şan, şöhret alabildiğine. Ama büyük bir açıkhava hapishanesinde gibi sürekli iç sıkıntısıyla yaşıyorsunuz. Alt gelir grupları zaten refahtan pay alamıyor, uzaktan havuç gösterilen tavşan gibi debelenip duruyor insanlar. Kurgu o kadar güçlü ki, sorgulama olmasın diye, sürekli düşmanlar yaratılıyor. Aynı yanda olması gerekenler abuk sabuk gerekçelerle kavga halindeler. Dış düşmanlar, ülke içi düşmanlar gırla. Oysa kişinin içinde büyüyen düşman en korkuncu. İçimizde bir zindanla yaşıyoruz. En doygun, zengin, özgür olduğumuz anlarda bile derin bir tedirginlik hali var. Bu, soluduğumuz havayla ilgili. Dünyada bunca aç varken siz elli çelik kapı ardından, yüz korumayla otursanız da korunamazsınız. Diktatörlerin halini görüyoruz. İnsanlar vahşi bir hayvan gibi saldırıyorlar. Sonra eline güç geçince saldırdıkları diktatör gibi davranıyorlar. Esas soruyu sormamamız için yapılan kurgunun içinde savruluyoruz. Küresel kapitalizmin sunduğu hazlar dünyasının diyeti bu.”

“Bütün karakterlerin birer savcı kesildiğine tanık oluyoruz. Bir tek EA tüm bunların uzağında duruyor. Kitaplar dışında ilgilendiği fazla bir şey olmayan bir aydın tipi. Ve herkesin onunla uğraştığı, onu araştırdığı, sorguladığı düşünülünce, bu ‘pespayeliğin’ içinde insan ona acıyor. Türkiye’de aydının halipürmeali bu mudur? Acınacak bir hal midir size göre?”

“Ben aydın kişiye inanırım. Gönüllü olarak bir toplumsal sorumluluk edinmek ister. Çırpınır. Kimseye de yaranamaz. Bir talep yoktur ona dair. Yine de ses vermeye çabalar. Çoğu zaman uğruna mücadele verdiği kitle tarafından linç edilir. Bir de tam ne yapacağını bilemeyenler vardır. Okur, yazar, hayli derin birikim edinir. Ancak yön bulmakta zorlukları vardır. Düzene karşı direnmek güçtür. Derin teslimiyet çağında, tek başına kalmak cesaret işidir. Burada düşünsel, vicdani ve ahlaki bir yalnızlıktan söz ediyorum. Koca bir toplum jurnalci olursa, el birliğiyle otoriterliğe teslim ederse kendini, hatta ötesi, birbirinin yargıcı, savcısı, polisi olursa, her yer zindanlaşır. Buradan sadece Türkiye’yi anlarsak hata ederiz. Uzun süredir dünya böyle. Derin bir körleşme, dilsizleşme, sessizleşme çağındayız. Bir de işitme sorunu var elbet.”

“Ayrıca… EA sandığımız kadar masum mu acaba?”

“EA kim? İyice irdelemek gerek. Birine masum diyebilmemiz için insan olmadığına ikna olmamız gerek. Kişi denize girince ıslanır elbet. Siyasi kavgaya girince mutlaka doğru, yanlış yaparsınız. Ya da tersi böyle bir kavga verilirken susarsanız, yine büyük bir suç ortaklığı içinde olursunuz. Bazen görüp ses vermemek suçtur. Masumiyet eğer niyetle açıklanacaksa, ben de derim ki ‘cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir.’ Çocukluk, delilik ve zihnin ya da bedenin işlevsiz hale geldiği durumlar dışında masumiyetten söz edemeyiz. Belki güçsüzlük, yorgunluk, gamsızlıkla açıklanabilir hallerden söz etmeliyiz. Bu duygular ve durumlar da kendiliğinden mi oluşuyor acaba? Yoksa bu da bir dayatma mı? Dünyayı daha güzel kılacağımıza olan inançtan vazgeçtik mi? Geçirildik mi? Mutluluk ölçütümüz nasıl ve neden değişti? Biricik olan yaşantımızı sadece günlük hazlar içinde eritmek bir ideoloji sorunu değil mi? Bu sorular üzerinden yeniden yola koyulmak gerek. Ömrümüzü tüketirken, sürekli planlar yapıyor ve bunları da aynı hızla öteliyoruz. Güçsüz ve değersiziz diye ikna ediliyoruz. Doğrudur, ölümlü olmakla ilgili bir sorunumuz var. Dinler ve farklı inanç biçimleri bizi koruyor belki. Ama sınırlı zamanı anlamlı kılma çabasından vazgeçtik mi? Öyleyse niye yazıyoruz ve okuyoruz? İyi vakit geçirmenin ne demek olduğu üstüne düşünmeliyiz belki.”

“Biraz da romanın biçimi ve dilini konuşalım istiyorum. Anlattığınız hikâyeyle uyumlu; mesafeli, hatta zaman zaman yabancılaştırıcı bir anlatıcı ses var. Bu ses bize romancı olduğunu, dolayısıyla roman okuduğumuzu zaman zaman da hatırlatıyor. Bu teknik özellikle post modernizmle girdi edebiyatımıza. Olur olmaz zamanlarda ve kurgularda bir moda gibi uygulandığına da tanık olduk. Bu romanda ve kurguda böyle bir sese neden ihtiyaç duydunuz?”

“Eğer bu bir olumsuz değerlendirmeyse, katılmam. Bazı anlatılar kendi biçimini getirir. Her yönüyle derin bir yabancılaşmadan söz eden bir romanda sahicilik oyunu oynayamazdım. Okurla bir anlaşma yaptım hemen başta. Bu bir roman! Kara güldürü diyebileceğimiz bir metin belki. Birlikte kimi durumlar gözleyeceğiz, dinleyeceğiz, izleyeceğiz. Bildik bir kurgu içinde, düz çizgisel bir anlatı peşinde olmayacağız. ‘Hızla duvara toslamaya var mısınız?’ sorusudur bu. Anlaşmaya vardığımız anda, bu romanın kendi olanakları üzerinden bir okuma yapmak mümkün.”

“Romancının sesini bastırmamış, hatta hikâyenin içinden olmayan, neredeyse her şeyi bilen ve gören bir göz gibi (tanrı yazar gibi) kurgulamışsınız anlatıcıyı. Zaman zaman bir yorumcu gibi hikâyeye katkılarda bulunduğu da oluyor. Bunu da konuşmak isterim… Türk okurunun çok alışkın olmadığı bir anlatıcı ses bu. Yine bir risk…”

“Tanrı yazar/bilici türü anlatıcılardan hoşlanmam. Burada gerçekten bir yazar var mı, yoksa o da yazgısını bekleyen bir kahraman mı, sormak isterim. Kimi zaman her meseleye hâkim, bilen birileri olduğunu sezeriz. Belki romancı tüm sorularını, ruhunun sancısını böyle bastırmıştır. Kenti egemenliği altına alan sisten göz gözü görmezken, bu körlüğün sonucu bu yolu tutmuştur belki! Böyle bir sesi işitmek ve yazmak bir yanıyla riskli elbette! Ama dedim ya, bir uzlaşı varsa, kimi zaman okur o ses olup devam edebilir sürece, kimi zaman o sesle de didişebilir. Bir yanıyla katmanlı bir okumadan/metinden söz ediyoruz. Ama tüm bunları umursamayan biri kimseyi takmadan eğlenebilir de! Romancıyla da gırgır geçebilir. Hatta geçecektir.”

“Deneme ile roman, felsefe ile edebiyat arasında bağlar kurmak üzerine yazılarınız oldu. Remzi Kitap Gazetesi okurları o yazıları iyi biliyor. ‘Yazgıcılar’ o yazılarla oluşturduğunuz bir biçimin ilk örneği gibi okunabilir mi?”

“Bir kimse niçin roman okur? Bu önemli ve yanıta muhtaç bir sorudur. Bunca araç; internet, cep telefonu, televizyon, gazeteler varken, zahmetli ve zaman gerektiren bir eylem niçin yapılır? Roman bilgi vermez. Eğitim, öğretim yapmaz. Bildik türde bir eğlenme olanağı da sunmaz. Bu karmaşık çağ gösterdi ki, olup biten telaşlı akışa kapılsa bile kişi, bir an geliyor ve oyunun dışına çıkıp, bir anlam arıyor. Bazen de akışın dışına itiliyor. Soru sormak istiyor ama ne/nasıl soracağını bilemiyor. Yanıtlar arıyor ama yönsüz olduğu için telaşlanıyor. İşte buradan romana başlamak güzel… Bize iyi sorular sordurur, tartışma olanakları sunar. Üstelik tanıdık kişiler aracılığıyla olur bu çoğu zaman. Yalnız olmadığımız hissi uyandırır. Garip çelişkilerle dolu bir süreçten söz ediyorum ama böyle. Bugün yaşam boyu eğitim almaya çabalayanlar, kişisel gelişim kitapları okuyanlar, yaşam koçlarına kapılanlar hep anlam arıyor. İyi roman hepsinden öte bir yerden, deneme türünün özgürlüğü, şiirin imge gücüyle kurulunca katmanlı olmayı başarıyor. Bunu yapmaya çabalıyorum.”

“İlk romanınız ‘Bir An Bin Parça’dan sonra ‘Yazgıcılar’ aslında edebi üslubunuzda olmasa bile, kurguya bakışınızda kimi değişiklikler olduğunu düşündürüyor. Öte yandan üçüncü romanda okuru tümüyle şaşırtıp bambaşka bir biçim ve dille çıkabilirsiniz karşımıza. İlki de sizin romanınızdır, ‘Yazgıcılar’ da, üçüncü de… Bu anlamda romancının kendi eserlerinde izlediği yolculuk üzerine ne söylemek istersiniz? Siz okura sürprizler hazırlamaktan mı hoşlanırsınız, yoksa kendi kurgu anlayışınızı her romanda daha da yerleştirmek, değişmez ve köklü kılmak mıdır önemli olan?”

“Bütün ilk romanlar güzeldir. Samimidir. Anlatmak istenen çok mesele bulunur. Bunun devamıysa zordur. Ben roman kuramı üstüne düşünmeyi seviyorum. Kendim için yaşamı anlamlı kılmanın yolu bu diye düşünüp, daha çok okumaya çabalıyorum. Yazmak bununla paralel bir eylem… İyi okurlar şu ya da bu biçimde yazar. Haliyle yazdıkça, düşündükçe, yaşadıkça öğreniyoruz. Gelişiyoruz. Ancak bu gelişme her zaman bir öncekinden daha iyi yapıt vereceğimiz anlamına gelmez. Aramaya devam etmeliyiz. Yazarların dalgalı seyirleri olması doğaldır. Risk almaları, yeni yollar aramaları da. Siyasal sorunlar kadar, varoluşsal meseleler de gündemimizde yer alır dönem dönem. Kimi zaman sadece bir soruna dikkat kesilir kişi. Bu sürecin tamamen birbirinden kopuk olması hoş gelmez bana. Üslubu bulmak, biçimi edinmek ve bunu derinleştirmektir başarı. Yazmayı seviyorum ve yazıyorum.”

Irmak Zileli, Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2012

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri