04
Şubat

Enver Aysever'le ikinci romanı üzerine söyleştik

04 Şubat 2012 Yazar: Aykırı Akademi

(Kapak resminde kullanılan illustrasyonlar; Brian Rea ve Lotta Nieminen'e aittir)

 

'İzleme, dinleme ve gözleme çağında bir yalnızlık romanı' diyor yeni kitabı 'Yazgıcılar' için. İlk romanı ile Yunus Nadi Roman Ödülü kazanan gazeteci, televizyoncu ve yazar Enver Aysever'le ikinci romanı üzerine söyleştik.

 

Akşam, Söyleşi: Elif Aktuğ, 4 Şubat 2012 Cumartesi

 

Kitap bir 'Gibi Site'de yaşanan olayları, kahraman EA'nın başından geçenleri, ülke geneline bir selam yollayarak anlatıyor. Kahraman herkes gibi izlenmenin, gözlenmenin ve dinlenmenin merkezinde, sorgulanmakta ve araştırılmakta. 'Kitabın kahramanlarından hiçbiri ben değilim ve bir anlamda hepsi de benim' diyen Enver Aysever ile sohbet ederken, soru sormaktan müthiş haz alan bir gazeteciyle konuşuyor olmanın keyfini de sürdüm. Mizahi bir anlatımı olan Aysever, anti kahramanıyla çaktırmadan kafaları karıştırırken, biz kendisine hiç kafa karıştırmayacak gayet aklı başında sorular sorduk. Tiyatrocu olmak isterken sosyoloji okuyan, okulu bitirince edebiyata, ardından gazetecilik ve televizyonculuğa merak saran Enver Aysever, son günlerin en hararetli tartışma programı 'Dört Bir Taraf'ın da ateşli yorumcularından. 'Türkiye'de duygusal solu temsil eder' diyor ekşi sözlükçüler Enver Aysever için; bana göre aklı selimi, yeteneği, cesareti ve umudu temsil etmekte... 

 

- Edebiyat hayatınızda nerede duruyor, ne kadar önem taşıyor?

Edebiyat hayatımda çok önemli yer tutuyor. Günlük hayatta insanların edebiyata pek yolu düşmüyor, eciş bücüş bir hayat yaşıyoruz. Hele gazetecilik ve televizyonculuk çok güncel, bataklığa bizi tutsak ediyor. Ama bir şeyi biliyorum ki bunu siz de hissediyorsunuz mutlaka, gazetecilik ya da televizyonculuk suya yazı yazmaktır. Bu yüzden zamana direnen bir şeyler yazma arzusu hepimizde içten içe var. Ben gazetecilikten önce edebiyata emek verdiğim için benim adıma çok renkli oldu bu süreç. Gazeteciliği yaşadığım süreçte çok kritik bir dönemde ekranlarda oldum ve her gün canlı yayınlar yaptım ve dünyayı doğrudan içinde tanıdım.
 

BEYAZ YAKA TRAVMASI

- Kitabınızı yazarken bir film gibi hayal ettiniz mi baştan sona...

Edebiyatın görmeyle ilgili tarafı olduğunu kabul ediyorum ama daha önemli bir tarafı olduğunu düşünüyorum o da sezmekle ilgili bir taraf. Sezebilmek,  insanın ruhuna dokunabilmek, yaşadığımız çağı kavrayabilmek benim için önemli. Burada da o sezgiye biraz vurgu yaptım ama temel soru olarak şunu sorabiliriz, sizin de yaşadığınız şey; evinize veya işyerinize bir kimlik kartınız olmaksızın giremiyorsunuz. Peki, bu bize nereden empoze edilen bir duygu? Bir korku çağında yaşadığımız kesin, korku kimlik kartımızın bir parçası haline geldi ve biz korkuyu tanımlamadan doğal kabul ediyoruz. Korkudan kurtulmak gibi bir tavrımız da yok. En önemli mesele de şu; kendi kimliğimizi korumak adına birtakım şeyler de ifade ediyoruz. Benim 'beyaz yakalı travması' dediğim. 

- Nasıl bir travma bu?

Beyaz yakalı olmak orta sınıf bir problem. Önemli bir problem, beyaz yakalıların temel travması bu. Çünkü gelirden, varlıktan büyük pay almıyor, sus payı alıyor ama o sus payı ona ev, araba ve iyi tatil yapma şansı veriyor. Öte taraftan çocuğunu paralı okula gönderecek, orada tüketim yapacak, kitap alacak, kıyafet alacak, makyaj malzemeleri alacak, ev taksiti ödeyecek...
 

- Bu duruma itiraz eden de yok!

Korkunun kaybolmaması için gönüllü bir tutsaklık hali oluyor sanki. Ses çıkarmayan, itiraz etmeyen ve ses çıkaranlara hayranlıkla bakan ama asla onların yanında yer alamayan, güçlünün ona verdiği tırnak içindeki sus payını kabul edip, o da güçten nemalanmaya çalışan bir anlayış.

- Bir sitede geçiyor hikaye, ben sitelerde yaşamanın çok travmatik olduğunu düşünürüm...

Bir siteye mahkum olmak ve sitenin yarattığı krizler aslında çağın travması. Hepimiz bunları yaşıyoruz. Galiba ben de bu travmanın herkes kadar kurbanlarından biriyim. Çocukluğumu Ataköy'de yaşadım. O yıllarda orası çok güzeldi. Özellikle Özal dönemi ile beraber bir süreç başladı memlekette, neo-liberal süreç. Tüketim toplumuna geçildi. Böylece de bizim içimizde giderek derinleşen ve içselleşen bir korku da olmaya başladı. Bu korku kendimizi koruma korkusu, canımızı, malımızı, statümüzü koruma korkusuydu. Korku bizim kimliğimizin doğal bir parçası oldu. Ben bu güvenlikli sitelerin bunu pazarladığını düşünüyorum. Yani bizim gönüllü hapishanelere teslim olmamız. Hani her akşam kendi isteğinle özel hapishaneye giriyorsun. Bir insanın kendi iradesini, kendi özgürlüğünü gönüllü olarak teslim etmesi fikri üzerine düşünmeye değerdi. Çok sapkın bir şey ve biz bunu yapıyoruz. Ne için?
 

- Daha derin yaralanıyoruz korunalım derken.

Aslında korunmamız gereken çok daha büyük bir sistem ve güç var. Hepimizin konuştuğu bir şey kalabalıklar içinde yalnız kalma hali. Yani birçok soru sorabiliriz; bir kere karton aşklar dediğim bir çağda yaşıyoruz. 

- Nedir bu karton aşk?

Yani sahicileşmeyen aşklar yaşanıyor bu çağda. Samimi olamayan birtakım aşklar yaşıyorsunuz, samimi olmayan dostluklar kuruyorsunuz. İşyerinde ayrı bir travma var, dün öğlen yemeğini birlikte yediğin, akşam çıkıp eğlendiğin arkadaşınla birlikteyken; ertesi gün biri seni işten çıkartıyor ve senin kartın basmıyor ve artık sen o binaya giremiyorsun. Arkandaki insanlar gözyaşı dökse bile senin yanında duramıyorlar. İçin için kendi hallerine ağlıyorlar aslında. Her koyun kendi bacağından asılır lafı benim çok tiksindiğim bir laftır. Toplumsallığa karşı bir laftır, dirence karşı bir laftır, hakikaten koyun gibi kendi bacağından asılıyorsun ve büyük bir yalnızlık travması yaşanıyor; evet buna karşı direnmek mümkün mü, biraz da bunu soruyor bu kitap. 

- Sistemi neden değiştiremiyoruz tüm bunların farkındaysak, mutlu değilsek?
 

Bir büyük göz bizi izliyor, bir büyük güç de bütün hayatımızı dizayn ediyor. Biz devler karşısında bir karınca gibiyiz. Bizim üzerimizden basıp geçerler. Dolayısıyla da bu kaderi değiştirme şansımız yok. 'Mümkünse uyumlu ol, uyumlu olurken de mümkünse o büyük şeyden, sistemden pay kap, kariyer dediğin, para pul dediğin o apoletleri edinmeye çalış ve burada mutlu olursun' diyorlar. Aslında insanlar tüm bunları yaparken mutlu olmuyor. Bunları elde ettiği zaman da kaybetme korkusu var ve bir taraftan da katil bir sistemin içinde ruh sağlığını kaybediyor. O sırada bir göz hakikaten sürekli bunu izliyor. Arabasıyla benzinciye girdiği zaman orada kamera onu izliyor. Kendi sitesine girdiğinde, eczanede, AVM'de hep kayıtta. İnternette, facebook'ta, twetter'da, cep telefonu sinyal verdiği zaman yine izleniyor. 
 

- Kaçamıyoruz, hem yalnızız hem de yalnız kalamıyoruz!

Aslında herkes kendi sırtında kendi hapishanesini taşıyor, bunu taşırken de kendi iddianamesini yazıyor. Bir yalnızlık iddianamesi bu. Burada tabii bir suçlu olma hali, sürekli bir kusurlu olma, eksik olma, beceriksiz olma hali, sürekli bir iş kaybetme korkusu yaşanıyor. Yalnızlık çağı öte yandan her şeyi çok çabuk tükettiğimiz bir çağ. Yanımızdaki insanlardan da sıkılmaya başlıyoruz. Bu sıkılma, izlenme, gözlenme, belgelenme çağı. Bir tık kadar ömrümüz var. Bir bilgisayarda depolanıyoruz. Mesela fotoğraf üstüne düşündün mü?
 

ARTIK FOTOĞRAF YOK

- Anlamadım?

Eskiden fotoğraf vardı artık yok farkında mısın? Eskiden mesela teyzemlere gittiğim zaman duvarda anneannemle dedemin fotoğrafı vardı, onu görürdüm. Öteki tarafta belki kuzenimin fotoğrafları olurdu. Şimdi nasıl? Dijital fotoğraflar var, hiçbirini asmadığımız için görmüyoruz; aslında artık fotoğraf yok. Ancak belgelere girip bakman lazım, dolayısıyla fotoğrafın görmekle ilgili olan özelliği de ortadan kalkıyor. Demek ki biz başka yere gidiyoruz. Sanal kitap meselesi diye bir şey var şimdi. E-kitap diye bir şey var, millet çok övüyor. Çok övüyor ama şunu sormak istiyorum. Kitap sadece okumakla ilgili bir şey mi? Bence hayır, kitabın duygu tarafı var, yaşam alanıyla ilgili, dokunmakla ilgili bir tarafı var.


- E-kitap'a dokunamıyorsun...

Kitabı görmüyorsun, koklamıyorsun, sevmiyorsun, her kitabı insan okumaz mesela, bazı kitaplar vardır bakarsın önce, sonra üç ay geçer bir daha bakarsın. Masanın üzerinde görürsün, o sana iyi hissettirir.  Nazım Hikmet, Orhan Veli, Attila İlhan yan yana durur, senin onları okuman gerekmez, okumuşsundur zaten ve onların orada olması seni mutlu eder ve ben bunları çocuğumun da görmesini isterim. Bütün bunların ortadan kalktığı bir çağda yaşıyoruz şimdi.


 

- 'Yazgıcılar'ın gerçek hayatta neyi temsil ettiğini söyler misiniz?

Yazgıcılar için şunu söyleyeyim, yazgı kader demek, kaderimizi yazanlar, yani alın yazımızı oluşturanlar bir anlamda. Bu alın yazımızı tanrısal bir güç oluşturmuyor, küresel kapitalizm oluşturuyor ve onun her ülkede de iş görenleri var. Bizde de bir yerlerde bunlar bizi izliyor, dinliyor, dosyalıyor, tehdit ediyor, şantaj yapıyor. Gazeteci jurnalciler var, gammazcılar, ahlaksızlar var; biz böyle bir çağda yaşıyoruz. O yüzden yazgıcılar işte onlar. Her kimse onlar, çok kötü bir şey yapıyorlar.

 

Uzmanlık değil, merak çağındayız

- Kendinizi çok yetenekli buluyor musunuz?

Şöyle bir duygum var benim. Hepimizin, yani buna seni de katıyorum; birden fazla şeyi yapmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyorum. Uzmanlaşma çağından hoşlanmıyorum. Uzmanlaşma çağı modernizmin getirdiği bir şey ve insan bir şeyle uğraşsın diyor, halbuki öyle değil hayat. Yani insan edebiyatla uğraşıp televizyonculuk yapıp, öte taraftan balıkçılık da yapabilir; yani uzmanlaşmak yerine merak çağını yeniden konuşmamız lazım. Ben meraklıyım, uzun yıllar tiyatroyla uğraştım, büyük başarılar da kazandım.

- Birçok oyun sahnelemişsiniz... Oyun sahnelemek mi, televizyon mu, yazmak mı daha tatmin edici?

Evet, uzun zaman tiyatroyla uğraştım. Televizyonda çok sevdiğim programlar yaptım, sevmediğim programları da yaptım, o ayrı mesele ama iş yazmaya gelince değişiyor. Yazmakla ilgili şöyle bir duygu var, mesela biri karşıma geçip 'Ne güzel yazmışsın' dediği zaman insanda hayatın başka alanında olmayacak bir utangaçlık oluyor. Ben kendimi televizyonculuk yaptığım için arsızlaşmış zannediyordum. Çünkü televizyona çıkmak bir tür teşhircilik. Tuhaf bir duygu ama kitap öyle değil, kitabımı okuyan birine karşı hala çok mahcubum.

 

Dört Bir Taraf'ta kendimi temsil ediyorum

- Beraber program yaptığınız gazetecilerle alakalı bir iki cümle söyler misiniz; Nazlı Ilıcak desem?

Yaşadıklarına son derece saygım var. Bir de kin tutmayan bir insan. O yüzden çok takdir ediyorum. Fikirlerinin çoğuna katılmıyorum ama saygım var.

- Altan Öymen?

Büyük bir gazeteci, yazar. Çok kibar, saygılı ve takdir edilecek bir insan. Sosyal demokrat bir kere, iyi ki var.

- Sıra geldi Nagehan Alçı'ya…

Bu kadar saldırgan bir uslüp kullanması ve gerçeği kökleriyle bilmeksizin topluma dayatmaya çalışması bana çok ters geliyor.. 

- Siz hangi tarafı temsil ediyorsunuz?

Ben doğru bildiğim, doğruluğa inandığım fikirleri ve sosyal demokrasiyi temsil ediyorum.

- Edebiyatçı tarafınız böyle tartışmalarda incinmez mi?

Edebiyatçı tarafım inciniyor ama şöyle bir şey var. Edebiyat dünyasında Nazım'ın, Sabahattin Ali'nin çok büyük kavgaları var. Güç odaklarına teslim olmuşlarla karşı karşıya geldiğin zaman bazen sinirin bozulabilir, bazen haykırabilirsin, bazen küfredebilirsin; mesela Can Yücel çok güzel küfrederdi.

- Eşiniz sizi seyrediyor mu, ne diyor programdan sonra?

Benim eşim asla beni izlemiyor. Nedeni de çok basit, 'Zaten bu tartışma kültürünün bu topluma faydalı olmadığını düşünüyorum' diyor. 

- Akıl hocanız var mı, danışır mısınız onlara yanlış yapmamak adına?

Benim akıl hocam değil dostlarım var, sevdiğim insanlar, ustalarım var. Herkesin yanıldığı bir taraf var ama onu da söyleyeyim. Sonuç itibarıyla yaşadığımız çağın kirlenmişliğinden hiçbirimiz kurtulamayız, tamamen dışında kalamayız. Bu çağ böyle bir sefalet çağı. Sefalet çağında da hepimiz bir şekilde bataklığın içinde oluruz. Kar yağdı, karın dışında kalabildik mi; kalamadık. İyi ya da kötü tarafıyla karın içinde kaldık. Ben gazetecilik ve televizyonculuk yaparken sözümü insanlara iletmekten dolayı belki bir şans yaşarken bütün negatif sebeplerinden ötürü de bunun faturasını ödüyorum. Bu bir durum, bunun iyi mi kötü mü olduğunu zaman gösterecek.

Çok satanlara bakalım, onlarda bir özgünlük var mı?

- Kitaplar herkese hitap etmeli mi?

'Tamam da çok satanlara bakalım, orada da bir özgünlük yok hepsi aynı'. Kadınların koynuna genç erkekleri sokuyorlar, dandik tarih hikayeleri, harem entrikaları anlatıyorlar sonra bunları kitap diye kakalıyorlar. Nietzsche'nin bir lafı var, 'Herkes için olan kitaplar pis kokar' der. Biz halbuki yazarla birlikte derinleşmek isteriz. 

- İnsanlar o sisteme uymak zorunda kalıyorlar. 14 Şubat'a uymazsan sevmiyorsun diye kabul ediliyor mesela.

İnsan sevgilisini çok seviyorsa, gerçekten bir arzu duyuyorsa, bir tutkusu, bir şehveti varsa 14 Şubat fark etmez ki. O şehvet, o duygu, ne dersen de ister tensel, ister tinsel, o kadar yüksektir ki o kendi ritminde sana bir renk yaşatır zaten ve bunun bir anımsanmaya, bunun bir şölene falan dönüşmesi için dış uyarıcıya ihtiyaç olmaz. Çok önemli bir şey dış uyarıcı.

- Dış uyarıcıya ihtiyaç varsa aşk yoktur mu diyorsunuz?

Gerçekten samimi bir aşk duygusu eğer varsa, bu senin yüreğindeyse, yaşıyorsan eğer, bunu tanıyorsan ihtiyacın olmaz. O an aşık değilsen yoksunluğunu hissedersin. Eğer yaşıyorsan, başka bir yerdesindir zaten. Öteki başka bir yaklaşım. Yani ben şuna bakıyorum, şiirsiz aşk olur mu? Şiirsiz aşk olmaz. Ama yok gibi şu anda. Halbuki herkes mutlaka aşkına bir şiir okumuştur. 'Ben sana mecburum, bilemezsin' demeden olur mu? Cemal Süreya'yı bilmeden aşk olur mu; onları bilmeden olan aşktan bir şey olmuyor zaten. Bir meclise gittiğin zaman bir Hasan Hüseyin şiiri okursun, bir Nazım şiiri okursun, aşık olduğun zaman sevdiğine yüreğinden bir Edip Cansever okursun veya bir itirazın olduğu zaman Can Baba gibi küfür etmek istersin. Mutlaka yolun düşer. Önemli olan yolunun düşmesi. Yani şunu kastetmiyorum, akşam eve gidince şiir kitabı alın bir saat okuyun!


 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri