Menu

Bir adam ve...

Aytuna Tosunoğlu
Elli sene oldu. Çağ yorgun; O değil. Yola devam. Yol uzun. Şair Edip Cansever; “Bir insanın, bir insana verebildiği en değerli şey yalnızlığıdır” der.

 

Sanattan yorgun düşmüş bir çağın adamı. Çağ yorgun ama, o değil.

Yol uzun. Yola devam.

Bir eş, bir baba; bir büyükbaba hem de dört defa! Bir ressam; bir heykeltraş; özgün baskı sanatçısı; bir akademisyen; bir dost; bir film yıldızı.

Bir insan. Başını asla eğmeyen, gözlerini hakikatten kaçırmayan.

Adını biliyoruz. Bir şeyler de yansıyor, yansımış yaşamından ama kim o kişi? Onun biricikliğine, tekilliğine ne kadar dokunabiliriz?

Ben, durduğum bu aydınlık noktadan onu anlatacağım. Yine de onu tanımış olmayacaksınız. Onu anlatma hakkı en fazla bende. Çünkü ben onu herkesten fazla gördüm.

Hepinizden fazla defalar onunla oldum.

1940 yılında, dışarıda güz mevsiminin henüz üşütmeyen, yağmurlu havasında doğduğunda bile ben vardım. Yanında değildim belki. Babası Hoca Temel Efendi’ye ait çalışma odasında benimle olacağı güne kadar sabırla bekledim. Ahşap evin mütevazı odasında, camdan mevsimler geçti; izledim. Tıpkı onun büyümesini, serpilmesini izlediğim gibi.

Beş yaşındayken eller, kollar çamur ve kil bulaşmış halde kapının önüne gelir, annesi onu temizleyip bir yandan da paylarken sessizce dururdu. O zaman da efendiydi ama kafasına koyduğunu yapmaması için hasta olması gerekirdi. Ateşi biraz düşse yine bir yolunu bulup gidecekti dere kenarına. Yine küçük avuçlarına kıvamlı çamur parçalarını alacak, onların elinde şekil verilmeyi bekleyen açlığını gidermeye çalışacaktı. Yağmur sonrası hele bir de güneş açtı mı çamur ne de güzel gelirdi eline. Bayramlık pantalonu batmış, ne gam. Annesi ne kadar süreyle kızabilirdi ki? Geçerdi, kızgınlığı. Hem annesi pantalonunu külle güzelce yoğurdu muydu çıkardı lekeler; biliyordu.

Oyun arkadaşları haytalık etmek için iyiydi, iyi olmasına ama onun o zaman bile başka planları vardı. Planlarının arasına ben de girecektim, sabırla bekliyordum.

Bir an önce büyümem, adam olmam lazım diye düşündüğünde yedi yaşındaydı. İşte bu yüzden eve haber vermeden, kendi kendine sokakları yürüdü, Kalepark’da meydanda kurulu toplu sünnet çadırında kuyruğa girdi, sırasını bekledi. Sıra kendisine geldiğinde gık demedi. Kıvırıp kenara koyduğu pantalonunun paçasında az bir çamur kurumuştu; olsun. Annesi akşam çökmek üzereyken sokaklarda onu aradı o gün. Meydanda, renkli elişi kağıtlardan iyi niyetle yapılmış, rüzgarın esintisine dayanamayan şeytan merdiveni süslerinin, küçük bayrakların arasında, kurulu yataklardan birinde buldu oğlunu. Anne, dedi; ben sünnet oldum. Mavi gözleri pırıl pırıl...

Aynı yıl milli şef yeniden Cumhurbaşkanı seçildi, ülke tek sesli dönemini yaşıyordu. O, henüz etrafında olan bitenin farkında değildi. İlk gençliğine kadar Trabzon’da, dere kenarlarında, denizin gri dalgalarını izlediği koylarda, dünyanın tamamının yeşil renkte olduğu ve hep öyle kalacağına inandığı ağaçların altında, vadilerde seslerin armonisini dinledi, göz bebeklerine yansıyan renkleri tanıdı, birbirine nasıl da etki edebildiklerini duyumsadı. Mahalle arkadaşlarıyla, yarım kiloluk salça tenekesiyle kuka oynamayı da ihmal etmedi. Ancak üstünü başını eskisi kadar kirletmiyordu, hatta üzerine ne giyiyorsa ütüsü bozulmadan taşıyordu artık... Yoksa daha o zaman adam oluvermiş miydi? Bu özelliği hep devam edecekti.

Delikanlı olduğunda benimle tanıştı. Beni üzerinde taşıdığı döneme gelmiştik sonunda. Ürkek, güvensiz ilk denemelerimizi yaşadık. Ben sadece ona güvendim.

Haksız da çıkmadım.

1958’de Ankara’ya okumak için gittiğinde ikimiz de heyecanlıydık. Bir insanın hayatta sevdiği işi yapacak olması, bunun eğitimini alması ne hoştur, bilir misiniz? Ve o, ne kadar açtı öğrenmeye... Eğitim yıllarını kendisiyle aynı sınıfta, aynı heyecanı paylaşan arkadaşlarıyla geçirdi. Çıkan her Varlık Dergisi hepsinin elinde dolaşır, sayfalar okunmaktan kıvrık kıvrık olurdu. O arkadaşlarının bir kısmı bugün de var. Bir kısmı kenarı sarı fotoğraflarda kaldı. Arada eski fotoğraflara baktığı zaman mavi gözleri morun hüznüne bürünüveriyor. Kapıdan içeri bir koşu torunu giriyor da gözleri yeniden berraklaşıyor.

Bugün bile unutmadığı hocalarından önce umudu, sonra yılmadan çalışmayı öğrendi. Umut onun gibi rasyonel olmayı hedeflemiş biri için de iyi bir uyuşturucuydu – hayatı boyunca başka bir kötü alışkanlığı da olmadı zaten. Öğrendikçe yeni bir şeyler yapma ateşi içini kavurmaya başladı. Başlangıçta olması gereken ürkekliği yerini yavaş yavaş bilerek çizmeye, ardından yeni arayışlara bırakıyordu. Yoksa insan kendini yenilemezse ölümün karanlığı çökerdi. O, bunu genç yaşından beri biliyordu.

Ben nereden mi biliyorum? Beni her defasında yeniymişim gibi kavrayışından.

Ülke, o yıllarda politik anlamda çok seslilik ortamını gereken olgunlukla değerlendirmeyi bilemedi. Ortam karıştı. İşte o zaman eğitimci olmanın önemini kavradı. Ayrıca hayat, Trabzon ve Ankara ve ikisinin arasından ibaret olamazdı. Önce ülkesinde gitmeli, gezmeli, görmeli, özümsemeliydi. Öyle de yaptı. Zamanı gelince de batının doğuya üstünlüğünün vahşiliğine teslim olmadan gördüklerini, renkleri ve şekilleri ve kelimeleri sentezlemeliydi. Beni de yanına aldı; çok gezdik beraber. Kafasına koyduğunu yapması yeni değildi. İç gözünün gördüğü her şey tüm nesnelliği ile avuçlarının içinde olmalıydı. Ben, adım adım onun bu topraklara ait özellikleri sanat için kavrayışına, sanat için yeni yöntemler geliştirmesine tanıklık ettim. Yumuşak desenlerin doğu öykülerinde olduğu gibi, doğurgan, öbek öbek ve zamanı yadsıyan yansımalarını ilettim. O; gördü. Çizdi, geleceği. Benimle.

Bir ara onu sinemaya ve fotoğrafa kaptırıyordum. Korktum, beni bıraktı sandım. Sadece sanmışım. Derken bir gün güzel bir genç kız geldi yanımıza. Ben o zaman anladım; kızın adı aşk idi. Taze papatya gibiydi. Taç gibiydi, her zaman beyaz ve baş üstünde. Onunla aynı hayat heyecanını paylaşıyordu. Geceleri ve gündüzleri yalnız olmayacaktı artık. Bir zaman sonra mavi yeşil gözleriyle kıpır kıpır, güleç yüzlü bir kız çocuğu eklendi bize. Bu sevimli ve güzel şeyin beni keşfetmesi çok zaman almadı. Eline geçirdi mi evin her duvarında hayat bulurdum. Sonra ikinci bir kız çocuğu da geldi. Ablası gibi güzel ve içten bakan bir çift göz. Bu uslu küçük kız da keşfetti beni.

Büyüyorduk hepimiz. Odalarda daha çok ses olduk.

O; kendisi ve ailesi büyüdükçe hatırlıyordu: O da bir zamanlar çocuktu; bir “Baştacı Oğul[1]”du. Annesi onu taşımıştı[2], sevgiyle ve gururla. Biliyorum, çünkü oradaydım. Geçmişin bu resimleri onun yüreğine düştüğü zaman benim de yüreğime düşüyordu. O yüreğini görmüyorsa ben kördüm.

Ve ben hiç kör olmadım.

Çok çalışacağımız bir döneme girmiştik ikimiz de. O, atelyeler kurdu. Hem de kaç tane. Öğrencileri heyecanlarını giyinerek geldiler hep. Dostları güleç yüzleri ve üretkenlikleriyle atelyesinde onu yalnız bırakmadılar. Renkler, şekiller, ideolojiler masaların üzerine serildi. Herkes büyüdü. O; her şeye karşın daha anlamlı bir yaşam, daha iyi bir gelecek düşünün egemen olduğu bir dünyanın adamıydı.

Büyümeye devam... Hem çocuklar büyüyordu hem mevkiler. Mevkiler büyüdükçe kalabalıkların arasında daha yalnızlaşıyordu. Bir ben biliyordum bunu, bir de papatya kadın.

Hayat.

Kırmızının Savaşı[3]’nın eskizini çıkartırken ikimizin de içindeki alevdi. Karmaşanın dinginlik ile giriştiği bilek güreşi gibiydi yıllar. Dinginliğin bükülecek bileği yoktu. Onunla birlikte sanatta yirmi beş seneyi tüketmiştik ve şimdi kırmızı ve bütün temsil ettikleri galip geliyordu.

Ülkede politik anlamda işlerin yine karıştığı bir dönemdi. Ya da belki de bu ülkede işler hiç düze çıkmadı, kim bilir... Ah, o umut yok mu! Umut her zaman onun fırçasının ucunda, rölyeflerinde, baskılarında, tunçun tanımadığım gizeminde... Umut, sanatta.

Onun atelyesine gelmeye devam eden dost yüzlere yeni yüzler katıldı. Işığın etrafına toplanmış gece kelebekleri gibiydiler. Kimi hayat gücü aldı, gücünü katlayarak çoğalttı. Kimi ölüverdi, deneyemeden. Hepsinin kaynağı O idi. Görünüşünün kutsanmış güzelliğini sesinin yumuşaklığı ve iddiasızlığı ile birleştirir, tane tane konuşurdu onlarla.

O, benimle çalışırken çizdiklerinden emindi. Bu, güvendi. Karşılıklı birbirimize verdiğimiz güven. Ne desenler buldu. Kimine gün yüzü göstermedi. Doğurmadı onları. Doğanlardan kimisi arayışlarını[4] dile getirdi, kimisi kaçışlarını[5]. Kimi mezar taşının sürekliliğinde bağıra bağıra “Herşey geçicidir” dedi. Kimi burada kalmayı sonsuz bir istek haline getiren “Öylesine Dost[6]”. Elinde bazen gereğinden çok biriken malzemeyle, bunların arasındaki çelişkilerin doğurduğu sıkıntılarla, bunların kasıtlı ve rastlantısal suskunluklarıyla uğraştı. Ortaya kendisini sürekli yenileyen ve genç kalan eserler çıktı. Bir yaratıcının tüm hayatının tek ve gerçek konusunun insan istenci olduğundan en ufak bir kuşku duymadı. Gerçek bir eylem adamı...

Aynı zamanda o; dostlarını sadece var oldukları için bile ödüllendiren, düşmanlarını asla küçümsemeyen bir adam. Bereketini bölüştü herkesle. Kocaman bir kutu var evimizde; içinde fotoğraflar. Açsa, ne sofralarda ne kahkahalar duyarsınız.

Bilginin mütevazılığı ona hep çok yakıştı. Kurduğu müzeye gelen bir dostu onun için “Öğrenciliğinde de güzel adamdı, hala da öyle”, dedi.

Bence de.

Günü geldiğinde pek kimsenin kolay kolay bırakmayacağı bir koltuğu coşku içinde, kendiliğinden, hani bir bardak su istemişler de o getirmiş gibi, içten; dostuna devrettiği zaman binlerce öğrencisinden biri onun için; “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, gittiler[7]”, diye yazdı. Ayrıldığı yerlerde hep özlendi. Mevkinin eski sahibi olarak değil, insan olarak. Dost, ağabey ve kardeş olarak.

O; şimdilerde yine bir heyecan tomarının içinde. Yine genç. Yine yenilikler keşfediyor. Güneş yine önce yüksek tepeleri aydınlatıyor. Yıldırımlar yine önce yüksek yerlere düşüyor.

Elli sene oldu. Çağ yorgun; O değil. Yola devam. Yol uzun.

Şair Edip Cansever; “Bir insanın, bir insana verebildiği en değerli şey yalnızlığıdır” der.

O; Süleyman Saim Tekcan; elli sene boyunca yalnızlığını tuvale, tahtaya, bronza, alçıya işledi; uzattı verdi. Ben sadece aracılık ettim.

Ben kim miyim?

Ben onun eskiz kalemiyim.

***

Sanatçı Süleyman Saim Tekcan için kaleme aldığım ve Akademist Dergisi, Nisan 2011 sayısında yayımlanan biyografik öykümü bir kez de Aykırı Akademi okuyucuları için sundum. O sene sanatta 50. yılını bitirmişti. Şimdi, 56 yıl oldu.

Bu hafta iç dünyanıza bir iyilik yapın ve İMOGA’ya gidin. Süleyman Saim Tekcan aydınlık yüzüyle orada... Size, “Herşey geçer” der, dinleyin. 77 senenin süzgecindendir, çünkü.


[1] Eser Adı: Baştacı Oğullar, 1974

[2] Eser Adı: Oğullarını Taşıyan Analar, 1975

[3] Eser Adı: Kırmızının Savaşı, 1985

[4] Eser Adı: Arayışlar, 1984.

[5] Eser Adı: Kaçış, 1992.

[6] Eser Adı: Öylesine Dost, 1995.

[7] Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti romanı, sayfa 128’den…


Herkes bilsin